Savaş bittiğinde geride kalanların hikâyesi

T T 27

Savaşların tarihi genellikle yetişkinlerin tarihidir.

Cepheler, ordular, komutanlar, zaferler ve yenilgiler anlatılır. Sonra savaş biter.

Fakat çocuklar kalır.

Millî Mücadele Ankara’sının pek anlatılmayan hikâyelerinden biri de budur. Ankara o yıllarda yalnızca Meclis’in, karargâhın ve cepheye silah yetiştiren insanların şehri değildi. Aynı zamanda savaşın geride bıraktığı kimsesiz çocukların da sığınağıydı.

30 Haziran 1921’de Ankara’da kurulan Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin önceliği açıktı: Şehit çocukları, harp malullerinin ve savaş mağdurlarının çocukları korunacaktı.

Çünkü Anadolu artık büyük bir yetimler coğrafyasıydı.

Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı, göçler, salgınlar ve ardından Millî Mücadele… Osmanlı döneminde açılan Dârüleytamlarda kalan çocukların sayısının bir dönem 16 bine ulaşması bile felaketin büyüklüğünü göstermeye yeter.

Fakat Ankara açısından karşıma çıkan bir sayı özellikle çarpıcı:

1.500 çocuk.

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Himaye-i Etfal’e gönderdiği bir telgrafta, cepheden 1.500 kimsesiz çocuğun Ankara’ya gönderileceği bildiriliyor ve onlar için yer hazırlanması isteniyordu.

Bir an için rakamı unutun.

1921 Ankara’sını düşünün. Yoksulluk içindeki küçük bir şehir, savaş, kıtlık, Meclis…

Ve Ankara’ya gelen 1.500 çocuk.

Kimdi bunlar?

Hangi şehirlerden, hangi köylerden geldiler?

İsimleri neydi?

Sonra ne oldular?

Himaye-i Etfal önce Hâkimiyet-i Milliye Matbaası’nın küçük bir odasında çalışmaya başladı. Zamanla çocukların barınacağı ve tedavi edileceği kurumlar oluşturuldu. 1925’te Keçiören’de elli yataklı bir çocuk yuvası açıldı.

Ama Ankara’nın kayıp çocuklarının hikâyesi yalnızca şehit çocuklarından ibaret değildi.

1919 yılına ait çarpıcı bir fotoğraf kaydı var. Ankara Vilayeti’ne bağlı Sungurlu’dan getirilen Ermeni yetimler İstanbul Kadıköy’deki bir yetimhaneye ulaşmışlar.

Fotoğrafta çocukların yüzleri var.

Hikâyeleri ise büyük ölçüde yok.

İçlerinden bazılarının izleri başka kayıtlarda beliriyor. Onlardan birinin adı Verjine.

Kayıtlara göre Ankara’dan gelen genç kız, babasının adının Vigen, annesinin Foulik, kız kardeşinin Josephine olduğunu söylüyor. Ailesiyle Halep’e kadar gitmiş, orada onlardan ayrılmış ve daha sonra İstanbul’a getirilmiş.

Verjine adını biliyor.

Anne ve babasının adını biliyor.

Kız kardeşini hatırlıyor.

Memleketini söylüyor:

Ankara.

Ama ailesinin nerede olduğunu bilmiyor.

İşte “kayıp çocuk” sözü burada başka bir anlam kazanıyor.

Çocuk bulunmuş olabilir. Bir yetimhaneye yerleştirilmiş, karnı doyurulmuş, üzerine elbise giydirilmiş olabilir.

Ama evi kayıptır.

Ailesi kayıptır.

Bazen dili, bazen adı, bazen geçmişi kayıptır.

Üstelik bu trajedinin tek bir kimliği yoktu. Türk, Ermeni, Rum, muhacir, şehit çocuğu… Savaşın hangi tarafında olduğunu bilmeyen ama bedelini ödeyen çocuklardı onlar.

Yeni devlet Ankara’da kurulurken yalnızca bir ülkenin geleceği düşünülmüyordu.

Sessiz ama çok ağır bir başka soru da vardı:

Bu çocuklara kim bakacak?

Bugün Ankara sokaklarında onların izlerini görmek kolay değil.

Cepheden getirilen o 1.500 çocuğun çoğunun adını bilmiyoruz. Sungurlu’dan götürülen çocukların akıbetini bilmiyoruz. Verjine’nin ailesine kavuşup kavuşmadığını bilmiyoruz.

Belki kaybolan çocuklar değildi.

Kaybolan, onların hikâyeleriydi.

Ve Ankara’nın büyük tarihinin arasında küçücük bir soru hâlâ cevabını arıyor:

Savaş bitti. Çocuklara ne oldu?