1921 Yazında Ankara'yı Terk Etmenin Eşiğinde

T T 28

1921 yazında Ankara henüz başkent değildi.

Ama kaybedilme ihtimali, bir başkentin kaybedilmesi kadar ağırdı.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri sonunda Türk ordusu geri çekilmiş, Eskişehir düşmüş, cephe Sakarya'nın doğusuna taşınmıştı. Yunan ordusunun önünde artık Ankara vardı.

Bugünden geriye baktığımızda Sakarya'nın sonucunu biliyoruz. Mustafa Kemal'i, Fevzi Paşa'yı, İsmet Paşa'yı biliyoruz. Zaferin 13 Eylül'de geleceğini de biliyoruz.

Fakat 1921 Temmuz ve Ağustosunda Ankara'da yaşayanlar bunu bilmiyordu.

Onların önünde zafer değil, büyük bir belirsizlik vardı.

Ve o günlerde Büyük Millet Meclisinin önüne son derece ağır bir soru geldi:

Ankara terk edilmeli miydi?

23 Temmuz 1921'de Meclis gizli oturumdaydı.

Fevzi Paşa askerî tabloyu anlattıktan sonra hükûmet merkezinin Kayseri'ye nakledilmesini gündeme getirdi. Gerekçesi son derece gerçekçiydi: Meclis ve hükûmet Ankara'da bulunduğu sürece ordu, Ankara'nın savunmasını hesaba katmak zorundaydı. Bu da ordunun hareket serbestisini sınırlıyordu.

Askerî akıl şunu söylüyordu:

Devlet merkezini geriye çekin, ordunun ellerini serbest bırakın.

Fakat Mecliste başka bir akıl daha vardı.

Erzurum milletvekili Mustafa Durak Bey ayağa kalktı. Ona göre mesele yalnızca birkaç yüz milletvekilinin ve devlet evrakının güvenli bir yere taşınması değildi.

Meclis giderse Anadolu bunu nasıl anlayacaktı?

Cephedeki asker ne düşünecekti?

Daha düne kadar milleti direnişe çağıran Meclis, düşman yaklaşınca Ankara'yı terk ederse bunun adı Anadolu'nun gözünde “nakil” mi olacaktı, yoksa “kaçış” mı?

Mustafa Durak'ın itirazının özü buydu.

“Biz bu kürsüyü bekliyoruz. Ankara'yı bekliyoruz.”

Birkaç kelime.

Ama Millî Mücadele'nin psikolojisini anlatmaya yetiyor.

Çünkü savaş yalnızca tüfekle yapılmıyordu.

Bazen bir Meclisin bulunduğu şehirden ayrılmaması da savaşın parçasıydı.

Ancak hikâyeyi sonradan yazılmış kahramanlık destanlarının rahatlığıyla okumamak gerekir.

Çünkü Kayseri ihtimali bir söylenti değildi.

Hazırlık yapılmıştı.

Kayseri'de Meclisin çalışabilmesi için düzenlemelere girişilmiş, devlet kurumlarının bir bölümü taşınmaya başlamıştı. Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü Kayseri'ye gönderilmişti. Ankara Sultanisi'nin öğrencileri ve yöneticileri de Kayseri'ye taşınmıştı.

Gazeteler bile bu büyük geri çekilmenin içindeydi.

Yunus Nadi'nin Anadolu'da Yenigün gazetesi matbaasıyla birlikte Kayseri'ye gitti. Gazete 1 Eylül'den 7 Ekim 1921'e kadar orada yayımlandı.

Düşünün:

Meclis Ankara'da.

Ordu Sakarya'da.

Bazı devlet kurumları Kayseri yolunda.

Matbaa makineleri sökülmüş.

Evraklar hazırlanıyor.

Bir başka şehir, devletin devam edebilmesi için sessizce hazırlanıyor.

Ankara'nın kaderi belirsiz.

Ve cepheden top seslerinin duyulduğu günlere doğru gidiliyor.

Bu nedenle “Kayseri yedek başkent miydi?” sorusunun cevabı hem evet hem hayırdır.

Kayseri hiçbir zaman resmen başkent olmadı.

Ama devlet, Ankara'nın düşmesi ihtimalinde yaşamaya devam edeceği yeri hazırlıyordu.

Asıl çarpıcı olan ise Mustafa Kemal'in tavrıdır.

Sonradan anlatılan bazı hikâyelerde Mustafa Kemal, Ankara'nın boşaltılması düşüncesine başından sonuna kadar karşı duran bir lider gibi gösterilir.

Gerçek bundan daha güçlüdür.

Çünkü Mustafa Kemal hayal kurmuyordu.

Savaş yönetiyordu.

5 Ağustos'ta Başkomutanlık yetkisini aldı. 12 Ağustos'ta cepheye hareket etti. 23 Ağustos'ta Sakarya Meydan Muharebesi başladı.

Ve savaşın en kritik günlerinde o da en kötü ihtimali hesaba kattı.

Muharebenin Ankara'ya kadar uzaması ihtimali vardı.

Gerekirse Meclis ve hükûmet Ankara'dan çıkarılacak; Yahşihan ve Keskin üzerinden daha geriye alınacaktı. Kayseri seçeneği hâlâ masadaydı.

Bu ayrıntı Mustafa Kemal'in büyüklüğünü azaltmaz.

Tam tersine artırır.

Çünkü komutanlık, yenilginin mümkün olmadığını düşünmek değildir.

Yenilgi ihtimaline rağmen savaşı sürdürebilecek düzeni kurmaktır.

Mustafa Kemal için Ankara önemliydi.

Ama Ankara'dan daha önemli bir şey vardı:

Mücadelenin devam etmesi.

Bir şehir kaybedilebilirdi.

Bir cephe geriye çekilebilirdi.

Bir Meclis başka bir şehirde toplanabilirdi.

Ama devletin iradesi teslim olmayacaktı.

İşte Sakarya'nın anlamı biraz da burada saklıdır.

Biz bugün sonucu bildiğimiz için o günlerin korkusunu unutuyoruz.

Oysa Ankara'daki insanlar bilmiyordu.

Yunan ordusunun durdurulup durdurulamayacağını bilmiyorlardı.

Meclisin birkaç hafta sonra hâlâ Ankara'da bulunup bulunmayacağını bilmiyorlardı.

Mustafa Kemal de sonucu bilmiyordu.

Fevzi Paşa da bilmiyordu.

Cephedeki Mehmetçik de bilmiyordu.

Ama savaştılar.

Belki de Sakarya'yı büyük yapan budur.

Zaferin geleceğini bilerek savaşmak kolaydır.

Zaferin gelip gelmeyeceğini bilmeden direnmek ise başka bir şeydir.

23 Ağustos'ta başlayan savaş 22 gün 22 gece sürdü.

Ankara'nın kapısına kadar gelen Yunan ordusu 13 Eylül'de Sakarya'nın batısına çekildi.

Kayseri için yapılan hazırlıklar anlamını yitirdi.

Devlet kurumları geri döndü.

Matbaalar yeniden Ankara'da çalışmaya başladı.

Ve tarihin garip cilvesine bakın:

1921 yazında terk edilip edilmemesi tartışılan Ankara, yalnızca iki yıl sonra, 13 Ekim 1923'te yeni devletin başkenti ilan edildi.

Belki Ankara'nın başkentlik hikâyesini de biraz buradan okumak gerekir.

Çünkü Ankara başkent olmadan önce sınandı.

Terk edilmesi düşünüldü.

Boşaltılması planlandı.

Kaybedilme ihtimali hesaplandı.

Ama düşmedi.

Ve o gün Mecliste sorulan görünmez soru tarihin içinde kaldı:

Meclis kaçarsa ordu ne yapar?

Cevabı Sakarya verdi.

Meclis kaldı.

Ordu savaştı.

Ankara kaldı.

Ve iki yıl sonra Cumhuriyet, başkentini seçerken aslında hiç yabancı olmadığı bir şehri seçti.