Screenshot 20260916 155235 Chat G P T

Ankara’nın bazı değerlerini kaybettik.

Bazılarını ise kaybettiğimizi bile unuttuk.

Bugün bir Ankaralıya, “Bu şehrin balı ne renktir?” diye sorsanız muhtemelen soruyu biraz tuhaf karşılar.

Oysa iki yüz yılı aşkın süre önce Ankara’ya gelen bir seyyah için bu hiç de tuhaf bir soru değildi.

Çünkü Ankara’nın balı beyazdı.

Hem de öylesine ayırt edici bir beyazlığa sahipti ki seyyahlar bunu yazdı, Osmanlı’nın resmî kayıtları tarif etti, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hazırlanan araştırmalar aynı özelliği yeniden kayda geçirdi.

Belki de bu yüzden Ankara’nın artık “Beş Beyaz”ından söz etmenin zamanı geldi.

ENGÜRÜ BALININ ESKİ ŞÖHRETİ

Hikâyenin izleri Osmanlı saray mutfağına kadar uzanıyor.

Fatih Sultan Mehmed döneminin saray mutfağı üzerine yapılan araştırmalarda Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden İstanbul’a getirilen seçkin ürünler arasında “Engürü balı”ndan da söz ediliyor.

Bu kayıt üzerinde daha ayrıntılı arşiv çalışması gerekiyor. Ancak tek başına bile Ankara balının şöhretinin yakın zamanların meselesi olmadığını düşündürüyor.

Sonra tarih 1787.

İtalyan seyyah Domenico Sestini Ankara’ya geliyor.

Gördüğü bal onu şaşırtıyor.

Ankara balının olağanüstü açıklığını anlatıyor; sonraki araştırmalarda onun tarifi “pamuk kadar beyaz” şeklinde aktarılıyor.

Fakat Sestini yalnız balı görmüyor.

Ankara köylüsünün arıcılık bilgisini de gözlemliyor. Bal alınırken kovandaki ürünün tamamının alınmaması, bir bölümünün arılara bırakılması gibi uygulamaları kaydediyor.

Demek ki Ankara yalnız iyi bal üretmiyordu.

Arıyı yaşatmayı da biliyordu.

YÜZ YIL SONRA HÂLÂ BEYAZ

Aradan yaklaşık bir asır geçiyor.

1896’da Ankara’ya gelen Alman subayı ve seyyah Walther von Diest de Ankara balından söz ediyor.

Ve yine aynı özellik karşımıza çıkıyor:

Beyazlık.

Artık elimizde tek bir seyyahın şaşkınlığı yoktur.

1787’de bir İtalyan görüyor.

1896’da bir Alman görüyor.

Ardından Osmanlı Devleti kendi resmî kayıtlarına geçiriyor.

1902 ve 1907 tarihli Ankara Vilâyeti salnâmelerinde Ankara merkezi ile Yabanabad ve Çubukabad çevresinde üretilen balların beyazlığı, rayihası ve lezzeti özellikle vurgulanıyor.

Hatta bu balın başka yerlerde benzerinin kolay bulunmadığı anlatılıyor.

Demiryoluyla İstanbul’a gönderilen bir ticaret ürünüdür artık Ankara balı.

Yani beyaz bal yalnız köy sofrasında değildir.

Pazarı olan, adı olan, şehirle özdeşleşmiş bir üründür.

PEKİ NEDEN BEYAZDI?

Bence hikâyenin en güzel tarafı burada başlıyor.

Çünkü beyaz balı yalnızca arıyla açıklamak eksik kalıyor.

1925 tarihli Türkiye’nin Sıhhî İçtimaî Coğrafyası – Ankara Vilâyeti çalışması önemli bir ipucu veriyor.

Ankara ballarının güzel kokulu olduğu, zamanla ince biçimde kristalleşerek beyaz ve katı bir görünüm aldığı anlatılıyor.

Çubuk, Beypazarı, Keskin ve Ankara çevresindeki köyler özellikle anılıyor.

Demek ki karşımızda tek başına bir arı yok.

Bir coğrafya var.

Ankara’nın bozkırı var.

Rakımı var.

Gecesiyle gündüzü arasındaki sıcaklık farkı var.

Çiçekleri, kırları, sarıyoncası var.

Ve bütün bunların üzerinde çalışan Ankara arısı var.

O halde beyaz bal aslında bir arının değil, Ankara ekosisteminin ortak ürünüydü.

BEŞİNCİ BEYAZ

Yıllardır Ankara’nın beyazlarından söz ederiz.

Tiftik keçisi…

Ankara tavşanı…

Ankara kedisi…

Ankara güvercini…

Ben bu listeye artık ısrarla bir beşincisini ekliyorum:

Ankara’nın beyaz balını.

Çünkü “Ankara’nın Beş Beyazı” dediğimizde beş beyaz hayvandan söz etmek zorunda değiliz.

Aslında sözünü ettiğimiz şey Ankara coğrafyasının ürettiği beş beyaz değerdir.

Keçide tiftiktir.

Tavşanda yündür.

Kedide kürktür.

Güvercinde tüydür.

Arıda ise ortaya çıkan o olağanüstü üründür:

Beyaz bal.

Belki bütün hikâyenin en hüzünlü tarafı da burada.

1787’de Ankara’ya gelen bir yabancının dikkatini çekecek kadar meşhur olan…

Bir asır sonra başka bir yabancı tarafından yeniden kaydedilen…

Osmanlı salnâmelerine giren…

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki araştırmalarda hâlâ adı geçen…

Bir zamanlar İstanbul’a gönderilen…

O beyaz balı bugün kaç Ankaralı biliyor?

Bazen bir şehrin tarihi yalnız kalelerinde, camilerinde, hanlarında saklanmaz.

Bazen tarih küçücük bir kavanozun içinde de bekler.

Ve Ankara’nın kaybolan hafızasının bir parçası belki hâlâ o kavanozun dibindedir.

Bembeyaz.