
Bir şehrin fotoğrafını saklayabilirsiniz.
Sesini bile kaydedebilirsiniz.
Peki kokusunu nasıl saklayacaksınız?
Eski Ankara fotoğraflarına yıllardır bakıyorum. Kale'yi, Atpazarı'nı, Samanpazarı'nı, hanları, çarşıları görüyorum.
Geçenlerde aklıma başka bir soru düştü:
O fotoğraflardan birinin içine girebilseydik Ankara nasıl kokardı?
Gelin, zamanı biraz geriye alalım.
Yıl 1827.
Sabahın erken saatlerinde Ankara Kalesi'nin kapısından çıktığımızı düşünelim.
İLK KOKU: SAMAN VE HAYVAN
Kalekapısı'nın önündeyiz.
Burası Atpazarı.
Yakınında Samanpazarı, Koyunpazarı...
İsimler tesadüfen verilmemiş.
Hayvanların, yüklerin ve insanların birbirine karıştığı bir ticaret bölgesindeyiz.
Havadaki ilk kokuyu tahmin etmek zor değil:
Atların ve koyunların kokusu...
Saman...
Toprak...
Gübre...
Ve hemen yakınlarda çalışan nalbentlerin ocaklarından yükselen kömür dumanı.
Ankara'nın sabah kokusu belki de buydu.
BİRAZ YÜRÜYELİM
Çarşının içine doğru ilerliyoruz.
Şehrin kokusu değişmeye başlıyor.
Semerciler...
Saraçlar...
Keçeciler...
Dokumacılar...
Ankara'nın dünyaya sattığı ünlü sof kumaşı da bu üretim dünyasının içinden çıkıyordu.
Tiftik yıkanıyor, dokunuyor, boyanıyor, perdahlanıyordu.
Bir dönem Ankara yalnızca sof dokuyan bir şehir değildi; çevrede üretilen sof kumaşlarının işlenmesinde de önemli bir merkezdi.
Demek ki sokağın bir başka kokusu daha vardı:
Islak tiftik ve boya kazanları.
Bugün vitrinlerden baktığımız eski Ankara'yı, o yıllarda burnumuzla tanısaydık çok farklı bir şehirle karşılaşırdık.
ÇEKİÇ SESİ GELİYOR
Biraz daha yürüyelim.
Bakır işlenen dükkânların bulunduğu kesimlere geliyoruz.
Ocak yanıyor.
Bakır ısınıyor.
Çekiç örsün üzerine iniyor.
Burada kokuya ses de karışıyor.
Metal...
Kömür...
Duman...
Ve çekiç sesleri.
Bugün Bakırcılar çevresinde hâlâ gördüğümüz zanaatın geçmişi, eski Ankara'nın üretim dünyasının yaşayan izlerinden biri.
SONRA ŞEHRİN KOKUSU BİRDEN DEĞİŞİYOR
Aşağıya, Tahtakale ve Sulu Han çevresine doğru iniyoruz.
Burası başka bir Ankara.
Hanlar...
Tüccarlar...
Dükkânlar...
Gıda maddeleri...
Ve attarlar.
Otlar, baharatlar, çeşitli eczalar...
Az önce saman ve hayvan kokan Ankara şimdi başka türlü kokuyor.
Bir dükkândan baharat geliyor.
Bir başkasından kahve.
Bir fırından sıcak ekmek.
Yakındaki kahvehaneden kavrulmuş kahvenin kokusu sokağa yayılıyor.
İşte aynı şehirde birkaç yüz metre içinde bambaşka bir Ankara.
AMA BİR SOKAĞA GİRMEK İSTEMEYEBİLİRDİNİZ
Debbağların bulunduğu yere yaklaşıyoruz.
Ham deri burada işleniyor.
Yüzyıl kayıtları Ankara'da debbağlığın hâlâ önemli bir üretim alanı olduğunu gösteriyor.
Derinin işlenmesi kolay bir iş değildi.
Su gerekiyordu.
Bekletme gerekiyordu.
Çeşitli işlemlerden geçirilen hayvan derileri kurutuluyor ve kullanılabilir hale getiriliyordu.
Bugünün insanının alışık olmadığı kadar ağır bir kokudan söz ediyoruz.
Eski Ankara'nın kokusu yalnız güzel değildi.
Üreten bir şehrin kokusuydu.
SONRA ŞEHRİN DIŞINA ÇIKALIM
Günün sonunda çarşıdan uzaklaşıyoruz.
Ve Ankara bir kez daha değişiyor.
Çünkü eski Ankara'nın çevresi bağlarla kuşatılmıştı.
Dikmen...
Ayrancı...
Esat...
Keçiören...
Etlik...
Seyran...
Balgat...
Ankaralı esnafın önemli bir bölümünün bağı vardı.
Sabah saman, deri, boya ve kömür kokularının arasında çalışan insan akşam bağ evine çıkıyordu.
Şehrin kokusu artık:
Toprak...
Asma yaprağı...
Üzüm...
Ve serin bir Ankara akşamıydı.
Belki eski Ankara'yı anlamanın anahtarı tam burada.
Çünkü Ankara yalnızca gördüğümüz binalardan oluşmuyordu.
Onun bir sesi vardı.
Bir tadı vardı.
Ve bir kokusu vardı.
Sonra şehir değişti.
Atpazarı'ndan atlar çekildi.
Samanpazarı'ndan saman...
Sof tezgâhları sustu.
Boyahaneler kapandı.
Debbağlar kayboldu.
Bağların üzerine apartmanlar yapıldı.
Ama isimler kaldı.
Atpazarı.
Samanpazarı.
Koyunpazarı.
Bugün bu isimleri söylüyoruz ama onların bize anlattığı dünyayı artık koklayamıyoruz.
Belki de bir şehrin geçmişinden en önce kaybolan şey binaları değildir.
Kokusudur.
Çünkü bina yıkıldığında fotoğrafı kalır.
İnsan öldüğünde hikâyesi kalır.
Bir dükkân kapandığında tabelası bile kalabilir.
Ama bir şehrin kokusu kaybolduğunda geriye hiçbir şey kalmaz.
Yalnızca hafıza...
Şimdi Samanpazarı'ndan geçerken bazen düşünüyorum:
Acaba 200 yıl önce tam burada duran bir Ankaralı neyin kokusunu duyuyordu?
Belki Ankara'nın gizlenen tarihini ararken biraz da burnumuzun hafızasına bakmak gerekiyor.
Çünkü tarih yalnız okunmaz.
Bazen duyulur.
Bazen dokunulur.
Bazen de koklanır.