T T 32

Bir zamanlar Ankara’da kimse “Saat 14.30’da buluşalım” demiyordu.

Sabah vardı, kuşluk vardı, öğle, ikindi, akşam vardı. Güneş yükseliyor, gölgeler kısalıyor, ezan okunuyor; şehir kendi doğal ritmi içinde zamanı anlıyordu.

Sonra Ankara’ya saat geldi.

Elbette insanların daha önce mekanik saatten habersiz olduğunu söylemiyorum. Mesele başka: zamanın bütün şehir için ortak, görünür ve giderek bağlayıcı hale gelmesi.

1885 yılında Ankara Kalesi’nin Hisar Kapısı tarafındaki burca bir saat kulesi yapıldı. Dönemin Ankara Valisi Sırrı Paşa’nın girişimiyle yapılan kulenin mekanizması Avrupa’dan gelmişti.

Yer seçimi de anlamlıydı.

Aşağıda Atpazarı, Samanpazarı, hanlar, dükkânlar ve eski Ankara’nın ticaret hayatı vardı. Yukarıda ise bütün bu dünyaya zamanı gösteren bir saat.

Artık yalnız güneşe bakılmayacaktı.

Şehir saate de bakacaktı.

Fakat Ankara’nın zamanla asıl büyük karşılaşması birkaç yıl sonra yaşandı.

Demiryolu geldi.

1890’ların başında tren Ankara’ya ulaştığında beraberinde yalnız yolcu ve yük getirmedi.

Dakikayı da getirdi.

Çünkü tren “ikindiden sonra” kalkamazdı.

Bir kalkış saati vardı.

Bir varış saati vardı.

Ankara’nın zamanı artık Eskişehir’in, İzmit’in ve İstanbul’un zamanıyla buluşmak zorundaydı.

Belki de modern hayatın Ankara’ya yaptığı en sessiz müdahalelerden biriydi bu.

İnsan artık yalnızca zamanı bilmiyor, zamana yetişiyordu.

Sonra Ankara başkent oldu.

Ve zaman daha da hızlandı.

Meclisin çalışma saati, memurun mesaisi, öğrencinin dersi, trenin hareketi, fabrikanın vardiyası...

Yeni başkent yalnız binalarla, bulvarlarla ve parklarla kurulmadı.

Yeni bir zaman düzeni de kuruldu.

1925 sonunda kabul edilen düzenlemeyle günün gece yarısında başlaması ve saatlerin 0’dan 24’e kadar sayılması kabul edildi. Türkiye ortak bir zaman sistemine doğru kesin adımını attı.

Fakat kanunların değiştirdiği şey yalnız saatlerin akrep ve yelkovanı değildi.

İnsanların hayat ritmiydi.

Eski Ankara’da güneş insanlara vaktin geldiğini söylüyordu.

Yeni Ankara’da ise duvardaki saat insana geç kaldığını söylemeye başladı.

Bence Ankara’nın modernleşme hikâyesinin az konuşulan taraflarından biri budur.

Kale’den aşağıya baktığımızda genellikle surları, camileri, hanları ve eski evleri görürüz.

Oysa bir zamanlar o kulenin üzerindeki saat, aşağıdaki şehre çok daha büyük bir değişimin haberini veriyordu:

Artık herkes için aynı saat vardı.

Ardından tren geldi.

Sonra Cumhuriyet.

Sonra mesai, okul zili, fabrika sireni, otobüs tarifesi...

Ve yüzyıllardır “vakit”le yaşayan Ankara, yavaş yavaş “Saat kaç?” diye soran bir şehre dönüştü.

Bugün kolumuzdaki saate, telefonumuzun ekranına bakarak dakikaların peşinden koşuyoruz.

Belki de asıl soru şudur:

Biz zamanı ölçmeyi mi öğrendik, yoksa zaman mı bizi yönetmeye başladı?