
5 Ekim 1922...
Ankara için sıradan bir tarih değildir.
Çünkü o gün bir şehir, Mustafa Kemal’e yalnızca “fahri hemşehrilik” vermedi.
Bir şehir, kendisini kurtuluş mücadelesinin karargâhı yapan adama dönüp:
“Sen bizdensin.”
dedi.
Mustafa Kemal, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya geldiğinde cebinde Ankara nüfus kâğıdı yoktu. Ama Dikmen sırtlarında onu karşılayan seğmenler ona zaten çok daha büyük bir belge vermişlerdi:
Milletin kabulü.
Yıllar geçti.
Sakarya kazanıldı.
Büyük Taarruz yapıldı.
Dumlupınar’da bir milletin makûs talihi değiştirildi.
9 Eylül’de İzmir kurtuldu.
Mustafa Kemal Ankara’ya döndüğünde Ankara Belediye Meclisi 2 Ekim 1922’de olağanüstü toplandı ve ona Ankara hemşehriliğini sundu.
Mustafa Kemal 5 Ekim’de kabul etti.
Ankara artık onun şehriydi.
Fakat hikâyenin insanı kızdıran tarafı bundan sonra başlar.
Aradan daha iki ay bile geçmeden, 2 Aralık 1922’de Meclis’e seçim kanununu değiştirmek isteyen bir teklif getirildi.
Milletvekili seçilebilmek için Türkiye’nin o günkü sınırları içinde doğmuş olmak ya da bir seçim çevresinde en az beş yıl oturmuş bulunmak isteniyordu.
Kâğıt üzerinde sıradan bir seçim maddesi gibi görünüyordu.
Ama Mustafa Kemal kürsüye çıktı ve meseleyi hiç dolandırmadı:
Bu düzenlemenin doğrudan doğruya kendisini vatandaşlık haklarından mahrum bırakmayı amaçladığını söyledi.
Çünkü Mustafa Kemal Selanik’te doğmuştu.
Selanik artık Türkiye sınırlarının dışındaydı.
Üstelik hiçbir yerde beş yıl oturmamıştı.
İşte insanın öfkelendiği yer tam burasıdır.
Neden beş yıl oturmamıştı Mustafa Kemal?
Çünkü oturamamıştı!
Cepheden cepheye koşmuştu.
Anafartalar’da savaşmıştı.
Muş’a, Bitlis’e gitmişti.
Suriye’deydi.
Samsun’a çıkmıştı.
Erzurum’a geçmişti.
Sivas’a gelmişti.
Ankara’da Meclis’i açmıştı.
Sakarya’da savaşmıştı.
Dumlupınar’da ordunun başındaydı.
Yani Mustafa Kemal’in karşısına çıkarılan şartın acı ironisi şuydu:
Bu vatanda beş yıl aynı yerde oturmadı; çünkü o beş yılları bu vatanı kurtarmakla geçirdi.
Nitekim kürsüden verdiği cevabın özü de buydu.
Bir insan düşünün...
Doğduğu şehir elinizden çıkmış.
Ömrü cephelerde geçmiş.
Ülkenin bir ucundan öteki ucuna savaşarak koşmuş.
Sonra birileri çıkıp ona:
“Sen bu topraklarda doğmadın. Bir yerde de beş yıl oturmadın.”
diyor.
İnsanın yüz yıl sonra bile öfkelenesi geliyor.
Ama tarihin güzel bir cilvesi vardır.
O teklif Meclis’e gelmeden yaklaşık iki ay önce Ankara kararını zaten vermişti.
Mustafa Kemal Ankaralıydı.
Hem de bir nüfus kaydından çok daha kuvvetli biçimde.
Ankara onu 27 Aralık 1919’da seğmenleriyle karşılamış, Millî Mücadele boyunca korumuş, Meclis’ine ev sahipliği yapmış ve 5 Ekim 1922’de resmen hemşehrisi ilan etmişti.
Mustafa Kemal de Ankara’ya gönderdiği teşekkür mesajında bu şehrin Kurtuluş Savaşı tarihindeki yerinin daima en aziz mevkilerden birini koruyacağını söylüyordu.
Çünkü bu ilişki bir belediye kararından ibaret değildi.
Ankara Mustafa Kemal’i seçmişti.
Mustafa Kemal de Ankara’yı.
Sonrası zaten tarihtir.
Mustafa Kemal Ankara milletvekili oldu.
Ankara Cumhuriyet’in başkenti oldu.
Ve Mustafa Kemal’in ebedî istirahatgâhı da Ankara oldu.
Bu yüzden 5 Ekim’i yalnızca “Atatürk’e Fahri Hemşehrilik Beratı verildiği gün” diye geçiştirmemek gerekir.
Bence 5 Ekim’in çok daha derin bir anlamı vardır.
Birileri Mustafa Kemal’in hangi şehirden olduğunu kanun maddeleriyle tartışmaya hazırlanırken, Ankara cevabını çoktan vermişti:
“O bizim hemşehrimizdir.”
Ve galiba Ankara’nın Cumhuriyet tarihindeki en güzel cümlelerinden biri de budur.
İyi ki Ankaralısın Mustafa Kemal.
Biz de iyi ki senin hemşehrileriniz.