1 Kasım 1922, Türkiye ve dünya tarihi açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte TBMM tarafından alınan bir kararla Osmanlı saltanatı kaldırılmış ve 622 yıllık Osmanlı monarşisi resmen sona ermiştir.
Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili tasarı görüşülürken bazı milletvekillerinin padişahlık makamının korunması gerektiğini savunmaları üzerine Mustafa Kemal, Meclis kürsüsüne çıkarak şu tarihî ve kararlı konuşmayı yapmıştır:
"Efendiler; hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına vâziülyed olmuşlardı [el koymuşlardı]. Bu tasallutlarını altı asırdan beri idare eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir... Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir."
Mustafa Kemal'in bu sözleri, yalnızca saltanatın kaldırılması sürecindeki siyasal tartışmayı açıklayan bir konuşma değildir. Aynı zamanda egemenliğin kaynağına ilişkin köklü bir tarihsel dönüşümün ifadesidir. Bu nedenle 1 Kasım 1922'yi anlamak, yalnızca Osmanlı saltanatının nasıl sona erdiğine bakmakla değil, egemenliğin yüzyıllar boyunca nasıl tanımlandığını ve kimin elinde bulunduğunu sorgulamakla mümkündür.
Bu açıdan bakıldığında, öncelikle karşımıza hâkimiyetin Osmanoğulları tarafından gasp edildiği gerçeği çıkmaktadır. Ancak mesele yalnızca Osmanlı hanedanıyla sınırlı değildir. Tarih boyunca birçok hükümdar, siyasal egemenliği belirli bir hanedanın veya ayrıcalıklı bir sınıfın doğal hakkı olarak görmüştür. Sınıfların ortaya çıkmaya başladığı tarih öncesi dönemlerden itibaren, üretim araçlarını ve üretim ilişkilerini ellerinde bulunduran yönetici sınıflar, sahip oldukları ekonomik ve siyasal gücü devlet aygıtı aracılığıyla sürdürmeye çalışmışlardır.
Dolayısıyla saltanat, yalnızca bir yönetim biçimi değil, egemenliğin belirli bir kişi veya hanedanın elinde toplandığı bir siyasal düzenin ifadesidir. Osmanlı'da da bu düzen, yüzyıllar boyunca padişahın siyasal otoritesi etrafında şekillenmiştir.
Ancak bu egemenliğin yalnızca zor ve güç kullanılarak sürdürülebilmesi yeterli değildi. İktidarın sürekliliği için aynı zamanda meşruiyete ihtiyaç vardı. İşte burada egemenliğin dinsel temellendirilmesi devreye giriyordu.
Tarih boyunca birçok hükümdar, sahip oldukları iktidarın kaynağını Tanrı'ya dayandırarak siyasal otoritelerini kutsallaştırmışlardır. Kral, imparator, han, hakan, firavun, tiran, şah ve benzeri unvanlarla hüküm süren yöneticiler gibi Osmanlı padişahları da egemenliklerini teokratik, yani dinsel bir meşruiyet anlayışıyla desteklemişlerdir. “Ey kullarım” diye başlayan padişah fermanları, dinî bir otorite olan şeyhülislamın fetvalarıyla destekleniyordu. Osmanlı tebaası ise padişahın “kulu” olarak görülüyordu.
İşte Mustafa Kemal'in “Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” sözlerinin tarihsel anlamı burada ortaya çıkmaktadır. Bu sözler, yalnızca geçmişe yönelik bir tespit değil, egemenliğin kaynağını değiştiren büyük bir siyasal kopuşun ilanıdır. Saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, egemenliğin hanedandan alınarak millete verilmesinin önündeki en büyük siyasal engel ortadan kaldırılmıştır.
Saltanatın kaldırılmasının ardından halifeliğin kaldırılması, Cumhuriyet'in ilanı ve laik hukuk düzeninin kurulması gibi dönüşümler birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Bunların tamamı, egemenliğin kaynağını hanedandan ve kutsal otoriteden koparıp millete dayandıran tarihsel dönüşümün birbirini tamamlayan adımlarıdır.
Millet egemenliğinin gerçek anlamda yaşama geçirilmesi için bu egemenliği temsil edecek ve kullanacak siyasal bir kuruma ihtiyaç vardı. İşte bu noktada TBMM'nin tarihsel rolü ortaya çıkmaktadır.
Kurtuluş Savaşı'nın en ağır koşullarında Meclis'i açık tutmak ve siyasal kararların merkezine TBMM'yi yerleştirmek, yalnızca savaşın yürütülmesi açısından değil, kurulacak yeni devletin niteliği açısından da belirleyiciydi. Çünkü yeni siyasal düzenin temelinde, “devletin kaderine saray değil, millet karar verir” anlayışı bulunuyordu.
1 Kasım 1922'de başlayan süreç, yalnızca Osmanlı saltanatının sona ermesiyle tamamlanmış değildir. Asıl mesele, egemenliğin kime ait olduğu sorusuna verilen cevabın kalıcı hâle getirilmesidir.
Egemenliğin saltanattan alınarak halka verilmesinin üzerinden yüzyıldan fazla bir süre geçmesine rağmen, millet egemenliği mücadelesi hâlen sürmektedir. TBMM'nin egemenliğine gölge düşüren, Cumhuriyet'in temel değerlerini ve devrimlerini zaafa uğratan kimi uygulamalar, devrim ile karşı devrim arasındaki tarihsel mücadelenin henüz sona ermediğini göstermektedir.
Egemenlik bir kişinin, bir hanedanın veya ayrıcalıklı bir zümrenin değil, milletindir