
Bir şehrin hafızasını aramak için bazen arşivlerin tozlu sayfalarına girmeye gerek yoktur. Bir sokak tabelasına bakmak yeter.
Ankara bunun en güzel örneklerinden biridir.
Hisar, Atpazarı, Koyunpazarı, Samanpazarı, Hamamönü, Çıkrıkçılar, Saraçlar, Debbağlar...
Bugün çoğunu bir semt, sokak ya da çarşı adı olarak söylüyoruz. Oysa bu isimleri yan yana koyduğumuzda karşımıza eski Ankara'nın ekonomik ve toplumsal haritası çıkıyor.
Gelin, birkaç yüzyıl öncesinin Ankara'sında kısa bir yürüyüşe çıkalım.
Başlangıç noktamız Hisar, yani Ankara Kalesi.
Kale yalnızca askerî bir yapı değildi. Yüzyıllar boyunca şehrin güvenlik merkezi, yerleşim çekirdeği ve çevresinde gelişen ticaret hayatının belirleyicisiydi.
Kale kapısından çıktığımızda bizi Atpazarı karşılıyor.
Adı bize ilk ipucunu veriyor. Hayvan ve özellikle at ticaretinin yapıldığı bu bölge zaman içinde bundan çok daha büyük bir ticaret merkezine dönüşmüştü. Bedesten, hanlar, tüccarlar, zahireciler ve tiftik ticareti...
Çengelhan, Çukurhan ve çevredeki diğer hanları düşündüğümüzde gözümüzün önüne bambaşka bir Ankara geliyor.
Kervanlar geliyor.
Hayvanların nal sesleri taş sokaklarda yankılanıyor.
Hanlara mallar indiriliyor, tüccarlar pazarlık ediyor.
Biraz aşağıya yürüyelim.
Koyunpazarı.
Eski belgelerde koyun pazarı anlamındaki “Pazar-ı Ganem” adıyla da karşılaşıyoruz. Fakat zaman içerisinde burada yalnızca hayvan ticareti yapılmıyor; ekmekçiden nalbanta, bakkaldan başka esnaf gruplarına kadar genişleyen bir çarşı hayatı oluşuyor.
Ardından Samanpazarı geliyor.
Atın, koyunun, yük hayvanlarının ve kervanların şehrin günlük hayatının parçası olduğu bir Ankara'da samanın da başlı başına bir ticaret konusu olması şaşırtıcı değil.
Aslında Atpazarı, Koyunpazarı ve Samanpazarı bize aynı şeyi söylüyor:
Eski Ankara'da şehrin adı ile yaptığı iş arasında doğrudan bir ilişki vardı.
Ama Ankara'nın isimleri yalnızca pazarlardan ibaret değildi.
Biraz daha yürüdüğümüzde karşımıza meslekler çıkıyor.
Saraçlar...
Atların koşum takımlarını yapan ustalar.
Debbağlar...
Deriyi işleyen esnaf.
Hallaçlar...
Yünü ve pamuğu işleyen ustalar.
Boyacılar...
Dokumayı renklendirenler.
Sabuncular, nalbantlar, keçeciler, urgancılar, kalaycılar, semerciler...
Ve elbette Çıkrıkçılar.
Bugün Çıkrıkçılar Yokuşu'ndan geçerken dükkânların arasından yürürüz. Fakat o ismin arkasında Ankara'nın üretim dünyasının sesi vardır.
Çıkrığın sesi...
Çekicin sesi...
Nalbantın örsü...
Hallaç yayının titreşimi...
Esnafın müşteriye seslenişi...
Şehrin sesi bunlardan oluşuyordu.
Bu noktada Ankara'nın dünyaya açılan büyük zenginliğini de unutmamak gerekir:
Ankara keçisi ve tiftik.
Keçiden elde edilen tiftik ipliğe, iplik dokumaya, dokuma Ankara'nın meşhur sofuna dönüşüyordu.
Bu yalnızca birkaç ustanın yaptığı bir iş değildi.
Keçiyi yetiştirenden tiftiği ayırana, ipliği eğirenden kumaşı dokuyana, yıkayandan boyayana, kumaşa son biçimini verenden tüccara kadar uzanan büyük bir üretim zinciriydi.
Ve Ankara sofu yalnız Ankara'da kalmıyordu.
Hanlardan kervanlara yükleniyor; İstanbul'a, Bursa'ya, Halep'e, Şam'a ve Avrupa pazarlarına kadar ulaşıyordu.
İşte bu nedenle eski Ankara'nın Boyacı Ali, Hallac Mahmud, Yakub Harrat, Yusuf Habbaz gibi mahalle isimlerini yalnızca insan adı olarak okumamak gerekir.
Arkalarında bir meslek, üretim biçimi ve şehir hayatı vardır.
Şimdi tekrar yürümeye devam edelim.
Kale'den çıktık.
Atpazarı'nı geçtik.
Koyunpazarı'ndan Samanpazarı'na indik.
Çıkrıkçılar Yokuşu boyunca aşağı doğru devam ettiğimizde ticaret bizi Tahtakale tarafına götürüyor.
Böylece Ankara'nın yukarısı ile aşağısı birbirine bağlanıyor.
Bir tarafta Kale ve çevresindeki eski ticaret merkezi, diğer tarafta giderek büyüyen aşağı çarşılar...
Şehir yavaş yavaş genişliyor.
Fakat isimler kalıyor.
Hamamönü de bu hafızanın başka bir parçası.
Çünkü Ankara'daki yer adlarının tamamı mesleklerden veya pazarlardan doğmamıştı. Camiler, mescitler, hamamlar, ahiler ve şehrin tarihinde iz bırakmış insanlar da mahallelere adlarını verdiler.
Bu nedenle eski Ankara'nın isimlerini okuduğumuzda yalnızca coğrafyayı değil, toplumun örgütlenme biçimini de görürüz.
Belki de asıl kaybettiğimiz şey budur.
Bugün şehirleri cadde ve sokak numaralarıyla tarif ediyoruz.
Oysa eski şehir insanına:
“Nereye gidiyorsun?” diye sorulduğunda verilen cevap çoğu zaman gidilecek yer kadar yapılacak işi de anlatıyordu.
Atpazarı'na...
Samanpazarı'na...
Saraçlara...
Debbağlara...
Çıkrıkçılara...
Şehrin kendisi bir tabelaydı.
Ve o tabelaların bir bölümü hâlâ yerinde duruyor.
Biz onların önünden geçiyoruz ama ne söylediklerini artık pek duymuyoruz.
Bir gün yolunuz Hisar'a düştüğünde Kale'den aşağı doğru yürüyün.
Atpazarı'nda biraz durun.
Koyunpazarı'ndan Samanpazarı'na doğru ağır ağır inin.
Çıkrıkçılar Yokuşu'na geldiğinizde bugünkü dükkânlara değil, bir an için sokağın adına bakın.
Belki o zaman yüzlerce yıl öncesinden gelen bir Ankara sesi duyarsınız.
Bir nalbant çekicini örse indiriyordur.
Bir hallaç yayını çekiyordur.
Bir tüccar tiftik balyasının başında pazarlık ediyordur.
Bir kervan Kale'nin gölgesinde hana girmeye hazırlanıyordur.
Çünkü şehirlerin hafızası tamamen kaybolmaz.
Bazen bir taşın altında, bazen eski bir hanın duvarında, bazen de kimsenin artık neden öyle söylendiğini düşünmediği bir mahalle adında saklanır.
Bizim işimiz de biraz budur:
Gizlenenin peşine düşmek.