
Bu yazı birkaç günde ortaya çıkmadı.
Aylardır peşindeyim. Bir kaynaktan ötekine, bir dipnottan başka bir dipnota giderek Selçuklu Anadolu’sında hukuk, dil ve Bizans’tan kalan kurumların izlerini anlamaya çalıştım. Bazen bulduğum bir bilgi beni heyecanlandırdı, sonra başka bir belge o bilgiyi yeniden sorgulamama neden oldu.
Özellikle şu sorunun peşini bırakmadım:
Selçuklular Anadolu’ya hâkim olduğunda, kendilerinden önce burada yüzyıllardır yaşayan Bizans’ın hukuk düzenine ne oldu?
Kolay cevaplar vardı. Ama kolay cevaplarla yetinmek istemedim.
Bu nedenle bu yazıyı ancak bugün tamamlayabildim.
Şimdi gelin, aylardır peşinde olduğum o küçük ama son derece ilginç tarihî izin kapısını birlikte aralayalım.
Anadolu tarihini bazen fazla düzgün çizgilerle anlatıyoruz.
1071 oldu.
Bizans çekildi.
Selçuklu geldi.
Bir hukuk gitti, başka bir hukuk başladı.
Oysa tarih böyle çalışmıyor.
Bir devlet yıkılırken şehirler, insanlar, kiliseler, diller, gelenekler ve hukuk alışkanlıkları ertesi sabah ortadan kaybolmuyor.
Nitekim Anadolu Selçuklularının dünyasına biraz yakından baktığımızda şaşırtıcı bir manzarayla karşılaşıyoruz:
Selçuklu devletinin kalemlerinde Yunanca kullanılıyordu.
Andrew Peacock ve Sara Nur Yıldız'ın editörlüğünü yaptığı The Seljuks of Anatolia adlı eserde Rustam Shukurov çok çarpıcı belgeler aktarıyor.
1214'te Selçuklular ile Trabzon Rum Devleti arasındaki barış antlaşmasının taslağının hazırlanmasında Rum kâtipler görev yapıyor.
1216'da Sultan I. İzzeddin Keykâvus, Kıbrıs Kralı I. Hugh'ya Yunanca bir mektup gönderiyor.
Shukurov ardından şu tespiti yapıyor:
Selçuklu kalem teşkilatında Yunancanın resmî olarak kullanıldığı iyi bilinmektedir.
İşte burada insanın aklına kaçınılmaz olarak şu soru geliyor:
Peki Yunanca yalnızca diplomasi ve bürokrasinin dili miydi? Roma'nın hukuk mirası ne olmuştu?
Burada dikkatli olmak gerekiyor.
Çünkü Yunancanın Selçuklu devletinde resmî belgelerde kullanıldığını biliyoruz; fakat bundan hareketle “Selçuklu mahkemelerinde Roma hukuku uygulanıyordu” demek, elimizdeki belgelerin söylediğinden bir adım ileri gitmek olur.
Ama hikâye burada bitmiyor.
Çünkü Selçuklular Anadolu'ya geldiklerinde karşılarında yalnızca Bizans'ın taş binalarını bulmadılar.
Yüzyıllardır yaşayan bir Hristiyan toplum, kiliseler, piskoposluklar, din adamları ve Bizans'tan miras kalan bir hukuk kültürü de vardı.
Ve bunların hepsi ortadan kaldırılmadı.
Rum-Ortodoks topluluklarının kilise örgütlenmesi bazı bölgelerde yaşamaya devam etti. Evlilik, vaftiz ve dinî hayatla ilgili meselelerde Bizans kanon hukukunun etkisi sürdü. Hatta Selçuklu topraklarındaki bazı kilise meselelerinin Konstantinopolis-İznik patriklik dünyasına kadar ulaştığını gösteren belgeler bulunuyor.
Öte tarafta ise Selçuklu devletinin kadıları vardı.
Müslüman toplumun hukukunda Hanefî ve Şafiî fıkhı etkiliydi. Kadılar şer'î davalara bakıyor, sultanın otoritesinin devreye girdiği alanlarda ise örfî hukuk ve mezâlim mekanizması işliyordu.
Yani karşımızda bugünkü anlamıyla iki ayrı devlet hukuk sistemi yok.
Çok daha ilginç bir şey var:
Üst üste binmiş hukuk dünyaları.
Bir tarafta İslam hukuku.
Bir tarafta sultanın örfî düzeni.
Bir tarafta Hristiyan cemaatlerin kilise ve kanon hukuku.
Ve bütün bunların arasında Farsça konuşan saray, Arapça yazan ulema, Türkçe konuşan halk ve gerektiğinde Yunanca resmî belge hazırlayan Selçuklu kâtipleri...
Belki asıl şaşırtıcı olan da budur.
Anadolu Selçuklu Devleti, Bizans'ın üzerine kurulurken Bizans'a ait olan her şeyi silip yeniden başlamadı.
Bazı kurumları dönüştürdü, bazılarını kendi düzeninin içine aldı, bazılarına ise yaşam alanı bıraktı.
Bu nedenle “Selçuklu mahkemelerinde Roma hukuku uygulanıyordu” demek fazla iddialı olabilir.
Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
Roma-Bizans dünyasının hukuk ve kurum hafızası, Selçuklu geldi diye Anadolu'dan bir gecede kaybolmadı.
Ve belki Anadolu tarihinin en çok gözden kaçırılan tarafı da budur.
Devletler değişti.
Sultanlar değişti.
Diller değişti.
Ama Anadolu, kendisinden önce yaşayan medeniyetlerin bütün izlerini hiçbir zaman bütünüyle silmedi.
Yeni gelen, eskisinin üzerine yerleşti.
Ve Anadolu dediğimiz büyük tarih biraz da böyle oluştu.