Screenshot 20260917 055427 Chat G P T

Unuttuğumuz sözler…

Ankara'nın yalnız bağları, dereleri, eski evleri kaybolmadı.

Sözleri de kayboldu.

Bir zamanlar Ankaralı, olmayacak bir işe girişene uzun uzun nasihat etmezdi:

“Tavşana boyunduruk germe.”

İki kelime, bir görüntü, koca bir ders…

Ayaş'ta söylenen bu sözün ne demek istediğini anlamak için sözlüğe ihtiyaç yoktu. Boyunduruk öküzün boynuna takılırdı. Tavşana boyunduruk germeye kalkıyorsan, olmayacak bir işle uğraşıyorsun demekti.

Güdül tarafında ise elindekinin kıymetini bilmeyene:

“Kapıyı kırıp odun yapma.”

denirdi.

Ne güzel söz!

Isınacağım diye evinin kapısını kırıp yakarsan belki o gece ısınırsın. Ama sabah kapısız kalırsın.

Bugün ekonomiden çevreye, şehirleşmeden günlük hayatımıza kadar ne çok şey için söylenebilir bu söz…

Eski Ankaralı bazen birkaç kelimeyle koca bir hayat tecrübesini anlatıyordu.

Ayaş'ta:

“İpten okka, çöpten terazi.”

derlerdi.

Ölçüsü olmayan, güven vermeyen, derme çatma işler için bundan daha güzel bir tarif bulmak kolay değil.

Bir başka Ayaş sözü:

“Sakala göre tarak vermek.”

İnsanı tanıyacaksın, şartı bileceksin, ona göre davranacaksın.

Balâ'da ise:

“Suyuna sapına karışmamak.”

denirdi.

Yani bazı işlerin içine hiç girmeyeceksin.

Ama eski Ankara'nın sözleri yalnız öğüt vermiyordu. İnce bir mizahı da vardı.

Mesela:

“Bir avuç biberi var, her yerden haberi var.”

Sanki eski bir Ankara mahallesinin kapısını açıyorsunuz.

Elde avuçta bir avuç biber… Ama mahallede kim geldi, kim gitti, kimin oğlu evlendi, kimin kızı nişanlandı; hepsinden haberi var!

Aradan yıllar geçti.

Mahalle küçüldü, şehir milyonlara ulaştı.

Ama galiba o “bir avuç biber” bugün cep telefonunun içine girdi.

Şimdi herkesin her yerden haberi var.

Güdül'den gelen bir başka söz ise eski Ankara insanının ne kadar ince düşündüğünü gösteriyor:

“Kediye pis deme, misafire dokunur.”

Birinin yanında konuşurken dikkat edeceksin. Başkasına söylediğin söz, hiç hesap etmediğin bir insanın gönlüne dokunabilir.

Bugünün diliyle söylersek:

Sözün adresi bir kişi olabilir ama yarası başkasında açılabilir.

Kızılcahamam'da:

“İhmalcinin malını kurt yer.”

denirdi.

Çünkü hayat tarladaydı, ağıldaydı, dağdaydı.

Malına sahip çıkmazsan kurt alırdı.

Bugün kurt başka, mal başka…

Ama ihmalin bedeli değişmedi.

Ankara'da söylenen:

“Harmanda vermek, ambardan vermekten kolaydır.”

sözü de aynı hayatın içinden geliyor.

Harman berekettir. Ürün önündedir. Vermek kolaydır.

Asıl mesele, ürün ambara girdikten ve azalmaya başladıktan sonra paylaşabilmektir.

Bir başka Ankara sözü:

“Günde gelen soğan gibi, ayda gelen doğan gibi.”

Her gün gelen sıradanlaşır, seyrek gelen kıymetlenir.

Dikkat edin; soğan da var, doğan da…

Biri mutfağın, diğeri bozkırın içinden çıkıyor.

Ayaşlı ise imkânla arzu arasındaki uçurumu şöyle anlatmış:

“Gömleksizin gönlünden kırk arşın bez geçer.”

İnsanın cebinde olmayabilir ama gönlünün sınırı yoktur.

Ve Ankara'nın en güçlü sözlerinden biri:

“Kurt gölgesinde aslan yatmaz.”

Eski Ankara'nın bağımsızlık duygusunu birkaç kelimeyle anlatıyor.

Bu sözlerin ortak bir tarafı var.

İçlerinde harman var, ambar var, kurt var, tavşan var, boyunduruk var, okka var, terazi var, bez var.

Çünkü dil, yaşanan hayatın aynasıdır.

Ankaralı neyin içinde yaşıyorsa onunla düşünüyor, onunla benzetiyor, onunla konuşuyordu.

Sonra Ankara değişti.

Bağların yerine apartmanlar yükseldi.

Tarlaların içinden bulvarlar geçti.

Atpazarı'nın, Samanpazarı'nın eski esnafı azaldı.

Okka gitti.

Arşın gitti.

Boyunduruk gündelik hayattan çıktı.

Harmanı görmeden büyüyen Ankaralı kuşaklar geldi.

Nesneler gidince onları anlatan kelimeler de gitti.

Kelimeler gidince deyimler unutuldu.

Ama mesele yalnız birkaç eski sözü kaybetmek değil.

Çünkü bir şehir hafızasını yalnız binalarında saklamaz.

Dilinde de saklar.

Belki bugün Ankara'nın eski evlerini bütünüyle geri getiremeyiz.

Bağlarının çoğunu yeniden kuramayız.

Derelerinin eski hâlini göremeyiz.

Ama sözlerini kurtarabiliriz.

Bir büyüğümüzden duyduğumuz eski bir Ankara sözünü çocuklarımıza söylediğimizde küçücük de olsa bir kapı yeniden açılır.

O kapının arkasında başka bir Ankara vardır.

Bağları olan…

Harmanları olan…

Samanpazarı olan…

Ayaş'ı, Güdül'ü, Balâ'sı, Kızılcahamam'ı olan…

Ve insanları iki cümlede koca bir hayat dersi verebilen Ankara.

Belki de Ankara'yı yeniden keşfetmenin yolu yalnız sokaklarına bakmaktan değil, bir zamanlar o sokaklarda söylenen sözlere kulak vermekten geçiyor.

Çünkü şehirler bazen yıkılan binalarıyla değil, unutulan kelimeleriyle sessizce kaybolur.