Son aylarda, açıklamakta zorlandığım bir duygunun içinden geçiyorum.
Hayatı yaşamaya devam ediyorum; fakat sanki hayat da beni yaşamaya başlamış gibi.
Bu cümle ilk bakışta abartılı görünebilir. Hatta zihnin, tesadüfleri bir araya getirme eğiliminin ürünü olduğu düşünülebilir. Ben de uzun süre öyle düşündüm. Çünkü akıl, her olayın nedenini bulmak ister. Oysa insanın bütün deneyimi nedenlerden ibaret değildir. Bazen insanın karşısına nedenler değil, anlamlar çıkar.
Son aylarda, anlamlarla karşılaşıyorum.
Henüz zihnimde şekillenmemiş bir düşüncenin, hiç tanımadığım birinin ağzından döküldüğüne tanık oluyorum. Aramayı unuttuğum bir kitabın, hiç ummadığım bir rafta bana doğru uzandığını görüyorum. Yıllardır aklıma gelmeyen bir isim, bir gün içinde üç farklı yerde karşıma çıkıyor. Bütün bunların her biri tek başına önemsiz sayılabilir. Fakat hepsi aynı sessiz merkezde birleşmeye başladığında, insan artık olayları değil, olayların arasındaki görünmeyen boşluğu düşünmeye başlıyor.
Belki de hakikat, tam o boşlukta saklıdır.
Çocukluğumuzdan beri bize, dünyanın neden-sonuç ilişkileriyle işlediği öğretildi. Doğrudur. Dünya büyük ölçüde böyle işler. Fakat insan ruhu yalnızca nedenlerle yaşayamaz. Çünkü nedenler açıklama sunar; anlam ise yön verir.
İnsan, yönünü kaybettiğinde ilk kaybettiği şey pusulası değildir.
İlk kaybettiği şey, işaretleri okuyabilme yeteneğidir.
Oysa hayat, belki de hiçbir zaman susmamıştır.
Konuşan hep oydu.
Sağırlaşan biz olduk.
Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımın kırılma anlarının büyük olaylarla değil, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük temaslarla başladığını görüyorum. Bir cümle... Bir bakış... Yanlışlıkla açılmış bir kitap... Ertelenmiş bir yolculuk... Vazgeçmek üzereyken çalan bir telefon...
İnsan kaderini çoğu zaman büyük kararlarla değiştirdiğini sanıyor.
Oysa belki de kader, büyük kapılardan değil; aralık bırakılmış küçük pencerelerden içeri giriyor.
Beni düşündüren tam da bu.
Biz gerçekten seçimlerimizi mi yaşıyoruz?
Yoksa seçim dediğimiz şey, çok daha büyük bir dokunun içinde bize bırakılmış küçük boşluklardan mı ibaret?
Bu sorunun kesin bir cevabı olduğunu sanmıyorum.
Kesin cevaplar, çoğu zaman düşüncenin sonudur.
Ben sonuca değil, yürüyüşe inanıyorum.
Belki de insanın olgunlaşması, cevap sayısını artırması değildir.
Sorularını derinleştirmesidir.
Artık tevafuku ispat etmeye çalışmıyorum.
Çünkü bazı şeyler kanıtlandıkları anda anlamlarını kaybederler.
Sevgi gibi…
Güven gibi…
Vicdan gibi…
Ve belki tevafuk da öyledir.
Onun değeri doğrulanabilir olmasında değil, insanın iç dünyasında açtığı kapıdadır.
Bazen düşünüyorum…
Belki evren, taşlardan, yıldızlardan ve atomlardan kurulmuş büyük bir mekanizma değildir yalnızca.
Belki aynı zamanda okunmayı bekleyen devasa bir metindir.
Ve biz, o metnin içinde dolaşan kelimeleriz.
Hiçbir kelime, cümlenin tamamını bilmez.
Hiçbir cümle de kitabın sonunu...
Belki bu yüzden hayat bize bütünü değil, yalnızca bir sonraki satırı gösteriyor.
İnsan ise sabırsız.
Son sayfayı erkenden okumak istiyor.
Oysa bilgelik, son sayfayı görmek değil; henüz gelmemiş cümleye güvenebilme cesaretidir.
İşte son aylarda bunu öğreniyorum.
Karşıma çıkan insanların yalnızca insan olmadığını…
Bazı cümlelerin yalnızca cümle olmadığını…
Bazı karşılaşmaların yalnızca karşılaşma olmadığını…
Ve bazı sessizliklerin, uzun konuşmalardan daha fazla şey anlattığını…
Artık korkuyla değil, dikkatle yürüyorum.
Çünkü anladım ki insanın gerçek yolculuğu, ayaklarının gittiği yerde değil; anlamın kendisini çağırdığı yerde başlıyor.
Belki de tevafuk, kaderin en zarif dilidir.
Konuşmaz.
Bağırmaz.
İspat istemez.
Yalnızca bekler.
Onu duymaya hazır olduğumuz âna kadar...