azı şehirlerin tarihinde savaşlar vardır, depremler vardır, salgınlar vardır. Ankara'nın hafızasında ise bunların yanında büyük bir yangın da vardır. Bugün Ulus'un kalabalığı içinde yürürken çoğumuz bunun farkında değiliz. Oysa aynı sokaklarda, bundan yüz on yıl önce insanlar yalnız evlerini değil, hatıralarını da kurtarmaya çalışıyordu.

13 Eylül 1916 gecesi başlayan yangın, rüzgârın da etkisiyle kısa sürede büyüdü. O yılların Ankara'sı büyük ölçüde ahşap yapılardan oluşuyordu. Alevler bir evden ötekine, bir sokaktan diğerine geçti. Yangını durdurabilmek için bazı evler yıkıldı. Ama ateş, insanın çabasından daha hızlı ilerliyordu.

Yangını yaşayanlardan biri de Refik Halit Karay'dı. Gördüklerini yıllar sonra öyle bir dille anlattı ki, satırları bugün bile insanın gözünün önünde canlanıyor:

"Ankara yangınını görmeyenler, Roma'nın nasıl yandığına, o dehşete, o kıyamete akıl erdiremezler... Bir meydanlığa rast geldim. Yangından kaçırılan yüz kadar piyano sıra sıra dizilmişti. Üstlerine seçme, pahalı halılar serilmişti. Birden kocaman bir yanık kütük geldi, aralarına düştü. Söndürmeye koşacak adam yoktu. O kütük bir kundak gibi çeyrek saate kalmadı, piyanoları tutuşturdu... Tellerinden bin bir nağme çıkararak, insan gibi inleye inleye yanıyorlardı..."

Bu satırlar yalnızca bir yangını anlatmıyor. Bir şehrin sesinin nasıl sustuğunu anlatıyor. O gün yanan sadece evler değildi; bir zamanlar Ankara'nın çok kültürlü hayatını taşıyan mahalleler, çarşılar ve hatıralar da alevlerin içinde kayboldu.

Resmî kayıtlara göre yüzlerce ev ve dükkân kül oldu. Hanlar, çarşılar, ibadethaneler ve kamu yapıları ağır zarar gördü. Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak bildiğimiz Mahmutpaşa Bedesteni de bu büyük felaketin izlerini uzun yıllar taşıdı.

Yangının çıkış sebebi ise bugün bile kesin olarak bilinmiyor. Çeşitli iddialar ortaya atıldı; ancak bunların hiçbiri kesin belgelerle doğrulanamadı. Tarih, söylentilerle değil, belgelerle yazılır.

Bana göre asıl üzerinde durulması gereken nokta ise başka.

Cumhuriyet'in başkenti olarak bildiğimiz Ankara, yalnızca yeni binaların yükseldiği bir şehir değildir. Aynı zamanda büyük bir yıkımın ardından yeniden kurulmuş bir şehirdir. Geniş bulvarların, meydanların ve kamu yapılarının altında artık var olmayan mahallelerin sessiz izi vardır.

Belki de Ankara'nın geçmişine bakarken sadece ayakta kalan yapıları değil, kaybolanları da hatırlamak gerekir. Çünkü bazen bir şehri anlamanın yolu, hâlâ duran taşlardan değil; artık yerinde olmayan evlerden geçer.

Bugün bu kavurucu yaz sıcağında uzakta yükselen her duman bana aynı soruyu düşündürüyor:

Bir şehir gerçekten yandığı gün mü yok olur, yoksa insanlar onu hatırlamayı bıraktıkları gün mü?

Ankara'nın 1916 Büyük Yangını, bana göre yalnızca bir afet değildir.

Bir şehrin hafızasının da yanabileceğini hatırlatan sessiz bir tarihtir.