
Kastamonu benim için herhangi bir Anadolu şehri değildir.
Beni uzun zamandır takip eden okurlarım bilir; bu şehirle ilişkim çocukluğuma kadar uzanır. İlkokulu ve ortaokulun ilk yılını Kastamonu’da okudum. Hayatımın hafızaya en güçlü biçimde kazınan yıllarından bir bölümü bu şehrin sokaklarında geçti.
Yıllar sonra, 1980’lerin ortalarında yolum bu kez başka bir nedenle yeniden Kastamonu’ya düştü. Bugün kentin önemli ve prestijli yaşam alanlarından biri haline gelen Kuzeykent toplu konut projesinin üretim sürecinde görev aldım. KuzeyKoop Kooperatifler Birliği’nin örgütlenmesinde çalıştım.
Çocukluğumun Kastamonu’suna bu defa bir kentin geleceğini kurmaya çalışan insanların arasından bakıyordum.
Aradan yıllar geçti.
Ama Kastamonu heyecanım hiç azalmadı.
Bugün bile neredeyse ayda bir, günübirlik de olsa Kastamonu’ya gitmeye çalışıyorum. Bazen bildiğim sokaklardan yeniden geçiyor, bazen daha önce defalarca önünden geçtiğim bir yapıya bu kez başka bir gözle bakıyorum.
Geçtiğimiz hafta sonu da öyle oldu.
Ve itiraf etmeliyim ki yıllardır Kastamonu’ya gidip gelmeme rağmen bugüne kadar beni yeterince heyecanlandırmamış, belki de radarımın dışında kalmış bir isim bu kez karşıma bütün ağırlığıyla çıktı:
Cem Sultan.
Onun Kastamonu’daki izlerini ve özellikle halkın Karanlık Bedesten dediği Cem Sultan Bedesteni’ni görünce kendime şu soruyu sordum:
Fatih Sultan Mehmed’in talihsiz oğlu Cem’in büyük hikâyesi aslında Kastamonu’da mı başlamıştı?
Çünkü karşımızda sıradan bir şehzade hikâyesi yok.
Cem, 1459’da Edirne’de doğdu. Fatih Sultan Mehmed’in oğluydu. Henüz on yaşındayken, 1469’da Kastamonu sancak beyliğine gönderildi.
Burada bir an durmak gerekiyor.
Kastamonu o tarihte herhangi bir Osmanlı taşra şehri değildi. Candaroğulları’nın eski merkezlerinden biriydi ve bölge henüz birkaç yıl önce, 1461’de kesin biçimde Osmanlı hâkimiyetine girmişti.
Fatih, on yaşındaki oğlunu yeni fethedilmiş, güçlü siyasi ve kültürel hafızası bulunan bir coğrafyaya gönderiyordu.
Elbette küçük Cem tek başına devlet yönetmiyordu. Yanında lalaları, hocaları ve deneyimli devlet adamları vardı. Fakat Osmanlı şehzadelerinin sancaklara gönderilmesinin temel amacı zaten buydu:
Devleti yönetmeyi devletin içinde öğrenmek.
Cem Sultan’ın edebî dünyasının ilk izleri de bu yıllara kadar uzanıyor. Kaynaklarda, Kastamonu sancak beyliğine gönderildiği sıralarda henüz on yaşlarındayken gazel yazdığına dair rivayetler bulunuyor.
Daha sonra Konya’da çevresinde şairlerin toplandığı, adına “Cem şairleri” denilen bir edebiyat halkasının oluşacağını düşündüğümüzde bu küçük ayrıntı daha anlamlı hale geliyor.
Fakat Kastamonu’da bundan daha somut bir iz var.
Cem Sultan Bedesteni.
Bugün Karanlık Bedesten olarak da bilinen yapı, Cem Sultan’ın Kastamonu’daki varlığını yüzyıllar ötesinden bugüne taşıyor.
Geçtiğimiz hafta sonu onun önünde durduğumda beni asıl düşündüren de buydu.
Bir yapı bazen yalnızca taş değildir.
Bazen bir insanın hikâyesine açılan kapıdır.
Ve o kapıdan içeri girdiğinizde karşınıza yalnızca Cem Sultan değil, Osmanlı tarihinin en dramatik taht mücadelelerinden birinin ilk işaretleri çıkıyor.
Çünkü 1473 yılında çok ilginç bir şey yaşandı.
Fatih Sultan Mehmed, Uzun Hasan üzerine sefere çıkmıştı. Otlukbeli Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun yenildiği, hatta Fatih’in başına bir şey geldiği yönünde söylentiler yayıldı.
Cem’in çevresindeki bazı isimler bunun üzerine ona biat ettiler.
Henüz çocuk yaşındaki bir şehzadenin önüne ilk kez taht ihtimali konulmuştu.
Sanki tarih Cem’in kulağına ilk kez şunu fısıldıyordu:
“Bir gün bu devletin hükümdarı sen olabilirsin.”
Fatih hayattaydı.
Söylentiler gerçek değildi.
Ve yaşananlardan haberdar olduğunda tepkisi çok sert oldu. Cem azarlandı; bu girişimde rol oynayan lalaları ağır biçimde cezalandırıldı.
Ama bir kere ortaya çıkan soru artık oradaydı.
Cem tahta çıkabilir miydi?
Yıllar sonra Fatih 1481’de öldüğünde bu soru bütün ağırlığıyla yeniden ortaya çıkacaktı.
Bir tarafta Bayezid…
Diğer tarafta Cem.
Bursa, Yenişehir, Konya, Mısır, Rodos, Fransa, Roma, Napoli…
Cem Sultan’ın hayatı sonunda yalnızca Osmanlı tarihinin değil, Avrupa diplomasisinin da büyük meselelerinden birine dönüşecekti.
Bir Osmanlı şehzadesi yıllarca Avrupa saraylarının elinde siyasi bir koz olarak dolaştırılacaktı.
Ve 1495’te Napoli’de öldüğünde henüz 36 yaşındaydı.
Fakat ben bu hikâyeye şimdi başka türlü bakıyorum.
Çünkü geçtiğimiz hafta sonu Kastamonu’da Karanlık Bedesten’in önünde durduğumda fark ettim ki Cem Sultan’ın hikâyesini yalnızca Bursa’dan, Konya’dan, Rodos’tan veya Roma’dan başlatmak eksik olabilir.
Belki başlangıç noktasını biraz daha kuzeye taşımamız gerekiyor.
Kastamonu’ya.
On yaşında bir çocuk…
Bir Osmanlı şehzadesi…
İlk yöneticilik tecrübesi…
İlk şiirler…
Bir bedesten…
Ve daha Fatih hayattayken kulağına kadar gelen taht ihtimali.
Bazen bir şehrin tarihini yıllarca bildiğinizi sanırsınız.
Sonra defalarca önünden geçtiğiniz bir kapı açılır ve size bambaşka bir hikâye anlatır.
Benim için bu son Kastamonu yolculuğunda açılan kapının üzerinde Cem Sultan yazıyordu.
Şimdi Karanlık Bedesten’e baktığımda yalnızca tarihi bir yapı görmüyorum.
Orada, Osmanlı tarihinin en büyük trajedilerinden birinin henüz yazılmamış ilk sayfasını görüyorum.
Ve ister istemez aynı soruyu soruyorum:
Cem Sultan’ın yarım kalan taht rüyası gerçekten Kastamonu’da mı başladı?