
Bir zamanlar gelecekten söz ederken şöyle düşünürdük:
Makineler fabrikalara girecek. Ağır yükleri onlar kaldıracak. Tehlikeli işleri robotlar yapacak. İnsan ise aklıyla, bilgisiyle, eğitimiyle ayakta kalacak.
Galiba yanıldık.
Çünkü yapay zekâ fabrikadan önce ofisin kapısını çaldı.
Üstelik elinde bir tornavida ya da kaynak makinesiyle değil; bilgiyle geldi.
Bir radyoloji uzmanının karşısına oturdu. Bir avukatın dosyalarını okumaya başladı. Muhasebecinin hesaplarını kontrol etti. Çevirmenin metnini çevirdi. Grafikerin tasarımını yaptı. Gazetecinin haberini yazdı.
Ve şimdi insanlık biraz ürkerek aynı soruyu soruyor:
Yapay zekâ kimin koltuğuna oturacak?
Geçenlerde bir Japon profesörün değerlendirmesine rastladım. Yapay zekâ nedeniyle ortadan kalkabilecek ilk mesleklerden biri olarak radyolojiyi gösteriyordu.
İlk anda insanın itiraz edesi geliyor.
Radyolog dediğimiz insan yıllarca tıp okumuş, uzmanlık eğitimi almış, insan bedeninin en karmaşık görüntülerini yorumlayan bir hekim.
Nasıl olur da makine onun yerini alır?
Ama tam da mesele burada.
Yapay zekâ milyonlarca görüntüyü karşılaştırabiliyor. Yorulmuyor. Uykusuz kalmıyor. Bir önceki hastanın üzücü hikâyesinden etkilenmiyor. Binlerce görüntünün içinde insan gözünün kaçırabileceği küçücük bir farklılığı yakalayabiliyor.
Bu, yarın sabah hastanelerden bütün radyologların çıkarılacağı anlamına gelmiyor elbette.
Ama başka bir ihtimali önümüze koyuyor:
Bugün on uzmanın yaptığı işi yarın iki uzman ve güçlü bir yapay zekâ sistemi yaparsa ne olacak?
Asıl soru budur.
Çünkü meslekler çoğu zaman bir sabah uyanıp ortadan kaybolmaz.
Önce çalışan sayısı azalır.
Sonra mesleğin bazı görevleri makineye devredilir.
Ardından yeni kuşaklar o mesleği daha az seçmeye başlar.
Ve bir gün dönüp baktığımızda o meslek hâlâ vardır ama eski dünyadaki anlamıyla artık yoktur.
İlk sırada rutin büro işleri görünüyor.
Veri giriş elemanları, sekreterlik hizmetlerinin bir bölümü, banka ve bilet gişeleri, çağrı merkezleri…
Arkasından ön muhasebe, bordro, standart raporlama geliyor.
Sonra çevirinin ve grafik tasarımın rutin işleri.
Hukuk bürolarında yüzlerce sayfalık dosyaları tarayan, içtihat araştıran, standart sözleşmeler hazırlayan insanlar…
Finans kuruluşlarında tabloları inceleyerek rapor hazırlayan analistler…
Ve gazetecilik.
Burada biraz durmak gerekiyor.
Çünkü mesele artık bana da dokunuyor.
Bir şirket bilançosundan haber çıkarmak, bir spor karşılaşmasının sonucunu yazmak, ajanslardan gelen bilgileri birleştirip standart bir haber metnine dönüştürmek için yakın gelecekte kaç gazeteciye ihtiyaç duyacağız?
Muhtemelen bugünkünden çok daha azına.
Ama bir insanın gözlerinin içine bakıp onun anlatmadığını anlamak?
Bir şehrin sokaklarında dolaşıp unutulmuş bir hikâyenin peşine düşmek?
Bir belgenin arkasındaki niyeti sezmek?
İktidar sahibine kimsenin sormak istemediği soruyu sormak?
İşte orada hâlâ insan var.
Belki gazeteciliğin geleceği de tam burada yatıyor.
Yapay zekânın yapabildiğini daha hızlı yapmaya çalışmakta değil, onun yapamadığı yere gitmekte.
İşin en şaşırtıcı tarafı ise başka.
Yıllarca çocuklarımıza şöyle söyledik:
“İyi oku. Üniversiteyi bitir. Masa başı bir işin olsun. Hayatın kurtulsun.”
Şimdi görüyoruz ki yapay zekânın ilk büyük dalgası belki de tam o masalara vuracak.
Çünkü bir musluğu tamir etmek hâlâ şaşırtıcı derecede karmaşık bir iştir.
Eski bir binanın duvarının içinden geçen borunun nerede patladığını bulmak için yalnızca bilgi değil; el, göz, tecrübe, mekânı algılama ve doğaçlama gerekir.
Elektrikçi için de böyledir.
Marangoz için de.
Bakım teknisyeni için de.
Bir yaşlı insanın koluna giren bakıcı için de.
Bir çocuğun gözündeki korkuyu fark eden öğretmen için de.
Tarihin garip bir ironisiyle karşı karşıyayız.
Sanayi Devrimi geldiğinde insanın kolunun yaptığı işleri makine aldı.
Şimdi yeni bir devrim geliyor.
Bu kez makine insanın koluna değil, beynine talip.
Belki geleceğin en güvenli insanı en fazla diploma sahibi olan değil; bildiğini değiştirebilen, başka bir şey öğrenebilen, insanlarla ilişki kurabilen, ellerini ve zihnini birlikte kullanabilen kişi olacak.
Bu nedenle çocuklarımıza sorduğumuz o eski soruyu da değiştirmemiz gerekebilir.
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Belki artık yanlış soru budur.
Çünkü bugün seçtiği meslek otuz yıl sonra aynı biçimde var olmayabilir.
Onun yerine başka bir soru sormamız gerekiyor:
“Dünya değiştiğinde sen de değişebilecek misin?”
Yapay zekâ çağının asıl meselesi hangi mesleklerin yok olacağı değildir.
Asıl mesele, insanın kendisine yeni bir yer bulup bulamayacağıdır.
Çünkü bu defa kapımıza gelen makine bizden daha güçlü olduğu için değil…
Bazı konularda bizden daha iyi düşündüğü için geliyor.
Ve galiba ilk kez insanlık kendi yarattığı bir şeye bakıp şu soruyu sormaya başladı:
“Peki şimdi ben ne yapacağım?”