
Ankara’nın eski sokaklarında artık duyulmayan bazı sesler vardır.
Sabah erkenden gelen nal sesi mesela…
Demire vurulan çekicin yankısı…
Bir bakırcının ritmik tokmağı…
Keçi tiftiğini tarayan kadınların avlu içlerinden yükselen konuşmaları…
Ya da Ulus’un dar sokaklarında yankılanan o eski cümle:
“Kalaycııı…”
Bugün bunların çoğu yok.
Ve insan zamanla şunu fark ediyor:
Bir meslek kaybolduğunda yalnızca bir geçim biçimi kaybolmuyor. Şehrin sesi değişiyor. Kokusu değişiyor. Hatta kelimeleri bile eksiliyor.
Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca binalardan oluşmuyor.
Şehir, tekrar eden insan hareketlerinin toplamı aslında.
Her gün aynı yerde oturan bir semerci…
Her sabah dükkânını aynı saatte açan bir keçeci…
Her akşam demir ocağını söndürüp evine dönen bir nalbant…
Onlar gidince şehir biraz daha sessizleşiyor.
Tiftiğin Başkentinde Unutulan Eller
Bugün Ankara denince çoğu insanın aklına memuriyet geliyor. Bakanlıklar geliyor. Gri binalar geliyor.
Oysa bir zamanlar bu şehrin ekonomisi büyük ölçüde keçi tiftiği üzerine kuruluydu.
Ankara keçisinin o ince, parlak tiftiği yalnızca Osmanlı’da değil, Avrupa’da da değerliydi. 16. ve 17. yüzyıl kayıtlarında Ankara sof kumaşlarının ünü açıkça görülür. Osmanlı arşivlerinde ve Avrupalı seyyahların notlarında, Ankara’nın sof ticaretiyle anılan bir merkez olduğu sık sık geçer.
Ama sof kumaşı kendiliğinden ortaya çıkmıyordu.
Tiftiği ayıranlar vardı.
Yıkayanlar vardı.
İplik hâline getirenler vardı.
Dokuyanlar vardı.
Boyayanlar vardı.
Yani aslında görünmeyen büyük bir emek zinciri vardı.
Bugün o zincirin halkalarının çoğu kayıp.
Ulus çevresinde, Kale eteklerinde, Samanpazarı’nda bir zamanlar keçeciler, dokumacılar, yemeniciler, semerciler ve bakırcılar yan yana çalışırdı. Ahilik geleneğinin son gölgeleri uzun süre bu sokaklarda yaşamayı sürdürdü.
Şimdi aynı sokaklardan geçerken bazen yalnızca tabelalar kalmış gibi hissediliyor.
Nal Sesinin Susturduğu Şehir
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara hâlâ yarı taşra, yarı başkent gibiydi.
At arabaları vardı.
Yük hayvanları vardı.
Seymenlerin kullandığı eyerleri onaran ustalar vardı.
Dolayısıyla nalbantlık sıradan bir iş değildi.
Şehrin dolaşım sisteminin parçasıydı.
Bir nalbant dükkânının önünden geçerken önce kömür kokusu duyulurdu. Sonra kızgın demirin sesi… Ardından huysuzlanan bir atın homurtusu…
Bugün çocukların çoğu nal çakılırken çıkan sesi hiç duymadı.
Çünkü motor sesi geldiğinde, nal sesi yavaş yavaş geri çekildi.
Şehir modernleşirken bazı şeyleri kazandı elbette. Ama bazı sesleri de geride bıraktı.
Kalaycı Giderse Evlerin Hafızası da Gider
Bir dönem Ankara mahallelerinde en tanıdık insanlardan biri kalaycıydı.
Bakır kaplar kararırdı çünkü.
Tencereler yeniden kalaylanırdı.
İnsanlar eşyayı atmaz, onarırdı.
Bugün ise kırılan şey tamir edilmiyor; doğrudan çöpe gidiyor.
Aslında kaybolan yalnızca meslek değil burada.
Eşyayla kurulan ilişki de kayboluyor.
Eski ustaların çoğu aynı zamanda mahallenin hafızasıydı. Kim hasta, kim askerde, kim evlenmiş, kim borçlu… Hepsini bilirlerdi.
Şimdiki şehirlerde insanlar aynı apartmanda birbirinin adını bilmiyor.
Belki de bu yüzden eski Ankara fotoğraflarına bakınca yalnızca nostalji hissetmiyoruz. Bir aidiyet duygusu da hissediyoruz.
Kaybolan Meslekler, Kaybolan Kelimeler
Bugün genç kuşakların bazı kelimeleri ilk kez duyduğunu fark ediyorum:
Semerci.
Saraç.
Keçeci.
Yemenici.
Arastacı.
Bir kelime kullanılmayınca önce kulağa yabancı geliyor. Sonra tamamen kayboluyor.
Dil sessizce eksiliyor.
Oysa bir şehrin gerçek tarihi bazen büyük meydanlarda değil, unutulan kelimelerde saklıdır.
Ankara’nın Sessizleşen Çarşıları
Ulus çevresinde hâlâ direnen birkaç eski dükkân var.
Bazılarında yaşlı ustalar çalışmayı sürdürüyor.
Ama insan onların ellerine bakınca başka bir şey görüyor:
Bir dönemin son tanıkları…
Çünkü bu ustalar yalnızca iş yapmıyor. Aynı zamanda kaybolan bir zamanın ritmini taşıyorlar.
Belki birkaç yıl sonra onların çoğu da olmayacak.
Ve Ankara biraz daha sessizleşecek.
Belki de mesele tam olarak budur:
Bir şehir bazen yıkılarak değil, seslerini kaybederek yok olur.