T T 20

Bazı felaketler sessiz gelir.

Önce uzakta beliren ince bir uğultu duyulur. Sonra gökyüzü yavaş yavaş kararır. Bir bulut yaklaşıyor sanırsınız. Oysa gelen yağmur değildir.

Çekirgelerdir.

Bugün Ankara denildiğinde akla önce Cumhuriyet gelir, Kurtuluş Savaşı gelir, bozkırın ortasında yükselen yeni başkent gelir. Oysa bu şehrin hafızasında çok daha eski, çok daha sessiz bir korku vardır. Bir zamanlar Ankaralılar, gökyüzünü kaplayan çekirge sürülerini endişeyle izlerdi.

Osmanlı döneminde Ankara ve çevresi, zaman zaman büyük çekirge istilalarına uğradı. Özellikle 19. yüzyılda yaşanan istilalar, yalnızca tarlaları değil, insanların geleceğe dair umutlarını da süpürüp götürdü. Günlerce emek verilerek yetiştirilen ekinler birkaç saat içinde yok oluyor, ardından kıtlık ve pahalılık baş gösteriyordu.

Devlet kayıtlarında çekirge istilaları sıradan bir tarım sorunu olarak görülmez. Belgelerde onlardan kimi zaman "âfât-ı semâviyye", yani "göksel afet" diye söz edilir. Çünkü insanların gözünde felaket gerçekten gökten iniyordu.

Ankara Ovası'nın bereketi, bazen milyonlarca çekirgenin kanat sesine teslim oluyordu.

İnsanlar kendi imkânlarıyla mücadele etmeye çalıştı. Köylüler çekirge yumurtalarını topladı, tarlalarda günlerce nöbet tuttu, haberler köylerden kazalara, kazalardan vilayet merkezlerine ulaştırıldı. Fakat doğanın karşısında insan çoğu zaman yalnızdı.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında bile bu tehlike hafızalardaki yerini koruyordu. Öyle ki, 1926 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, çekirgeyle mücadeleyi düzenleyen özel bir kanun çıkardı. Artık çekirge görüldüğünde yetkililere haber vermek bir vatandaşlık görevi olduğu kadar kanuni bir yükümlülüktü.

Bugün kulağa tuhaf gelebilir.

Bir zamanlar bu ülkede çekirgeler için özel kanun çıkarılmıştı.

Aslında bu kanun, yalnızca çekirgelerle mücadeleyi değil, yaşanmış büyük korkuların devlet hafızasına nasıl dönüştüğünü de anlatır.

Ankara'nın tarihi yalnızca savaşların tarihi değildir.

Bu şehir kuraklık gördü.

Kıtlık gördü.

Çekirge istilaları gördü.

Yangın gördü.

Belki de Cumhuriyet'in başkenti olmadan önce, dayanmayı öğrendi.

Bugün bozkırın üzerinde süzülen birkaç çekirgeyi fark etmeden yolumuza devam ediyoruz. Oysa bundan iki asır önce aynı görüntü, insanların yüzünü gökyüzüne çevirmeye yetiyordu. Çünkü onlar biliyordu ki bazen bir şehri top sesleri değil, milyonlarca küçük kanadın çıkardığı uğultu da dize getirebilirdi.

Tarih bazen saraylarda yazılır.

Bazen de bir avuç toprağın üzerine konan çekirgelerin gölgesinde...

Bu yazının sonunda anlatılan aslında yalnızca çekirgeler değildir. Bir şehrin, doğanın karşısındaki kırılganlığını ve buna rağmen ayakta kalma iradesini anlatır. İşte bu yüzden Ankara'nın çekirge yılları, unutulmuş ama hatırlanmayı hak eden hikâyelerden biridir.