
Ankara’da bazı yabancılar vardır;
önce dinler, sonra sorar, en son görünür.
Luigi Battisti o sınıfa girmezdi.
O, daha gelir gelmez görünmek isteyenlerdendi.
İtalyandı.
1930’ların ortasında Ankara’daydı.
Resmî sıfatı diplomatikti; elçilik çevresinde dolaşıyordu.
Ama dili, resmî olmaktan çok uzaktı.
Battisti konuşuyordu.
Hem de fazla konuşuyordu.
Yeni İtalya’dan söz ediyordu.
Disiplinden, güçten, hızdan…
Faşizmin “düzen kuran” tarafını ballandıra ballandıra anlatıyordu.
Bunu bazen bir sofrada, bazen bir resepsiyonda, bazen de yarı kapalı bir kapının ardında yapıyordu.
Ankara, bu tür konuşmalara yabancı değildi.
Ama Battisti’nin ilgisi yalnızca ideolojik değildi.
Havacılık soruyordu.
Mühimmatla ilgileniyordu.
Genç subayların eğitimine dair ayrıntılarla fazlasıyla meşguldü.
Bir elçilik görevlisi için fazla meraklıydı.
Üstelik bu merak, saklanmıyordu.
Battisti gizlemeyi bilmiyordu.
Ya da bilmek istemiyordu.
1937’ye gelindiğinde dosya hızlıca kalınlaştı.
Bu kez uzun izleme süreçleri yoktu.
Sessiz bekleyişler, aylar süren takipler yapılmadı.
Çünkü ortadaki tablo çok açıktı.
Bu adam nabız yoklamıyordu.
Bu adam yönlendirmeye çalışıyordu.
Basına yansıyan haber yine kısa ama bu kez biraz daha sertti:
“Yabancı bir şahsın, Türkiye Cumhuriyeti’nin iç düzenine aykırı faaliyetlerde bulunduğu tespit edilmiştir.”
Bu cümle Ankara için alışılmadık derecede açıktı.
Yani sabır taşmıştı.
Luigi Battisti’ye süre verilmedi.
Uyarı yapılmadı.
Diplomatik nezaket cümleleri uzatılmadı.
Kısa bir bildirim.
Kısa bir hazırlık.
Ve hemen ardından Ankara’dan ayrılış.
Bu kez kapı yavaşça kapanmadı.
Hızla kapandı.
İtalya’dan ses yükselmedi.
Çünkü yükseltilecek bir alan yoktu.
Battisti çizgiyi fazla net aşmıştı.
Bu olay, genç Cumhuriyet’in şunu çok net bildiğini gösterir:
Her casus sessiz olmaz.
Bazıları hatasını yüksek sesle yapar.
Luigi Battisti de onlardan biriydi.
Bugün geriye bakınca adı neredeyse hiç anılmaz.
Ama Ankara belleğinde şu ders kalır:
Merak tolere edilir.
Propaganda edilmez.
Ve bazı kapılar, ikinci kez açılmamak üzere kapatılır.