Yirmi yıl önce kaleme aldığım Kentsel Dönüşüm Meselesi Üzerine başlıklı yazıda bir iddiada bulunmuştum. O gün için kimi çevrelere fazla teorik, kimilerine ise fazla iddialı gelen bir cümleydi bu:

"Kentsel dönüşüm; odağını kentsel sorunları çözmekten uzaklaştırıp, normal imar kurallarıyla çözülebilecek alanlara yöneldiğinde, dönüşüm olmaktan çıkar."

Aradan geçen yıllar bana bu cümleyi değiştirme ihtiyacı hissettirmedi. Aksine, yaşananlar bu düşünceyi daha da güçlendirdi.

Çünkü bugün artık biliyoruz ki mesele yalnızca eski binaların yıkılıp yenilerinin yapılması değildir. Eğer öyle olsaydı, dünyanın en gelişmiş kentleri de sürekli kentsel dönüşüm ilan etmek zorunda kalırdı. Oysa şehirler, yalnızca betonun değil; hafızanın, ekonominin, kültürün ve insan ilişkilerinin de yaşadığı organizmalardır.

Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki Türkiye'de "kentsel dönüşüm" kavramı zaman zaman bir şehircilik politikası olmaktan çıkıp adeta sihirli bir kelimeye dönüştü. Her sorunun cevabı aynı kavramın içine yerleştirildi. Oysa her hastaya aynı ilacı vermek ne kadar yanlışsa, her kentsel probleme aynı yöntemi uygulamak da o kadar yanlıştır.

Bir mahallenin sorunu deprem riski olabilir.

Bir başka mahallenin sorunu mülkiyet yapısıdır.

Bir başkasının sorunu ulaşım, altyapı ya da sosyal donatı eksikliğidir.

Bunların hepsine aynı reçeteyi yazmak, şehir planlaması değil; kolaycılıktır.

Yıllar önce üzerinde durduğum "matematiksel model" kavramı da tam burada önem kazanıyor. Çünkü şehirler sloganlarla değil, dengeyle yönetilir. Hak sahibinin hakkını korumayan bir model sürdürülebilir değildir. Yatırımcısını yaşatmayan bir model uygulanamaz. Belediyeyi çözümsüz bırakan bir model ise daha başlamadan başarısızdır.

Kentsel dönüşüm; aslında bu üç aktör arasında kurulacak adaletin adıdır.

Bugün geriye dönüp baktığımda eksik gördüğüm tek şey, matematik değil; şehir kültürüdür.

Çünkü şehir yalnızca arsa değildir.

Şehir, komşuluk ilişkileridir.

Çocukluğun geçtiği sokaktır.

Pencereden görünen ağaçtır.

Esnafın ismiyle tanındığı mahalledir.

Sabah selam verdiğiniz insandır.

İşte bunlar hesaba katılmadığında ortaya yeni binalar çıkar; ama yeni şehirler çıkmaz.

Belki de en büyük yanılgımız burada başladı. Beton üretmeyi şehir üretmek sandık.

Oysa şehir inşa etmek, bina yapmak değildir.

Şehir inşa etmek; güven üretmektir.

Aidiyet üretmektir.

Hatıraları gelecekle buluşturmaktır.

Bugün hâlâ aynı kanaatteyim:

Normal imar uygulamalarıyla çözülebilecek alanları "kentsel dönüşüm" kapsamına almak, hem kavramı yıpratmakta hem de gerçek dönüşüm bekleyen riskli alanların önceliğini gölgelemektedir. Kentsel dönüşüm, ancak gerçekten zorunlu olduğu yerde anlam kazanır. Aksi hâlde şehircilik biliminin güçlü bir aracı, günlük planlama sorunlarının sıradan bir etiketi hâline gelir.

Yirmi yıl önce sorduğum soru bugün de geçerliliğini koruyor:

Biz gerçekten şehirlerimizi mi dönüştürüyoruz, yoksa yalnızca binalarımızı mı?

Bu soruya vereceğimiz cevap, gelecek kuşakların yaşayacağı kentlerin kaderini belirleyecek.

Ve ben, yirmi yıl önce yazdığım cümlenin bugün de arkasındayım:

Kentsel dönüşüm bir inşaat faaliyeti değildir; adalet, akıl ve şehir kültürü üzerine kurulmuş bir gelecek tasavvurudur. O ruh kaybolduğunda geriye yalnızca yükselen binalar kalır; şehir ise eksilmeye devam eder.