Bazı insanlar birbirini hiç görmez…

Ama biri öldüğünde diğeri henüz çocuk olsa bile, aynı hikâyenin içinde yaşamaya devam eder.

Namık Kemal ile Mustafa Kemal’in ilişkisi biraz böyledir.

Aralarında kuşak farkı vardı. Namık Kemal, Osmanlı’nın en çalkantılı dönemlerinde yaşamıştı; sürgünler görmüş, gazeteler kapatılmış, yazıları yasaklanmıştı. Mustafa Kemal ise imparatorluğun çözülüşünü çocuk gözleriyle seyreden bir neslin içinden geliyordu.

Ama garip olan şu:

Mustafa Kemal daha gençlik yıllarında Namık Kemal’in cümleleriyle karşılaştığında, sanki yalnızca bir şair okumuyordu. Memleketin neden geri kaldığını, özgürlüğün neden önemli olduğunu anlatan başka bir ses duyuyordu.

Manastır Askerî İdadisi yıllarında Namık Kemal’in kitaplarının elden ele dolaştığı bilinir. O dönemde bazı metinleri resmî olarak sakıncalı görülüyordu. Genç öğrenciler şiirleri bazen gizlice okuyor, bazen ezberliyordu.

Mustafa Kemal’in de Namık Kemal’den etkilendiği artık tartışılan bir konu değil.

Özellikle “vatan” kavramı…

Bugün bize sıradan gelen bu kelime, o yıllarda yeni bir fikirdi aslında. Çünkü Osmanlı uzun süre devleti hanedan üzerinden tarif etmişti. Namık Kemal ise “vatan”ı halkla birlikte düşünüyordu. Toprağı yalnızca yönetilecek bir yer değil, uğruna fedakârlık yapılacak ortak bir aidiyet olarak anlatıyordu.

Bu fikir genç subayları derinden etkiledi.

Mustafa Kemal’in arkadaş çevresinde Namık Kemal’in dizelerinin sık sık konuşulduğu anlatılır. Hatta bazı akşamlar yüksek sesle okunduğu bile söylenir.

Bir başka dikkat çekici nokta ise şudur:

Mustafa Kemal yalnızca Namık Kemal’in milliyetçi tarafını değil, özgürlükçü tarafını da önemsiyordu. Meşrutiyet düşüncesi, anayasa fikri, halk iradesi… Bunların hepsi Namık Kemal’in yazılarında güçlü şekilde vardı.

Bu yüzden aralarındaki bağ yalnızca duygusal değildi. Aynı zamanda siyasîydi.

Namık Kemal’in hayatında sürgün çok önemli bir yer tutar. Magosa yılları bunun en bilinen örneğidir. Yazdıkları yüzünden uzaklaştırılmış, susturulmak istenmişti.

Mustafa Kemal’in hayatında da buna benzeyen yalnızlık dönemleri vardır.

Şam yılları…

Trablusgarp…

Sofya günleri…

Belki de bu yüzden Namık Kemal’in satırlarında yalnızca bir fikir adamı değil, kader ortağı sayılabilecek bir ruh hali görüyordu.

İkisi arasında doğrudan bir hatıra yok elbette. Aynı masaya oturmadılar. Aynı dönemi yaşamadılar.

Ama bazen tarih böyle bağlar kurar.

Birinin yazdığı cümleyi, yıllar sonra başka biri devletin temeline dönüştürür.

Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” ile uyandırmaya çalıştığı duygu, yıllar sonra Anadolu’da bambaşka bir biçimde yeniden ortaya çıktı.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı biraz da o fikrin devamı gibiydi.

Önce kelimeler doğar…

Sonra bazen o kelimelerin içinden bir ülke çıkar.

Mustafa Kemal’in Namık Kemal hakkında olumlu sözler söylediği de bilinir. Onu yalnızca bir edebiyatçı değil, memlekette hürriyet fikrini canlandıran önemli isimlerden biri olarak görüyordu.

Fakat burada önemli bir fark vardı.

Namık Kemal daha çok heyecan adamıydı. Yazılarında coşku ağır basıyordu. Mustafa Kemal ise daha serinkanlı, daha hesaplı bir siyaset dili kurdu. Belki de biri ateşi yaktı, diğeri o ateşi kontrollü biçimde yönetti.

Ama ikisinin ortak tarafı şuydu:

İkisi de memleketin kaderinin değişebileceğine inanıyordu.

Ve belki de bütün hikâye burada başlıyor.

Çünkü bazen bir imparatorluk önce cephede değil, insanların zihninde çözülür. Onu yeniden ayağa kaldıracak olan şey de önce düşüncedir.

Namık Kemal o düşüncenin ilk büyük seslerinden biriydi.

Mustafa Kemal ise o sesi tarihin içine taşıyan adam oldu.