
Ankara, Dünya Kültür Kentleri Forumu’na üye olmaya hak kazandı.
İlk bakışta sıradan bir haber gibi duruyor.
Uluslararası bir kuruluş, bir üyelik, birkaç toplantı, karşılıklı ziyaretler…
Oysa biraz durup düşününce meselenin Ankara açısından çok daha derin bir anlamı var.
Çünkü Dünya Kültür Kentleri Forumu herhangi bir şehirler kulübü değil. Dünyanın önemli metropollerinin kültür politikalarını, kültürel miraslarını, sanat hayatlarını ve şehirlerin geleceğinde kültürün yerini tartıştıkları uluslararası bir masa.
Londra var.
Paris var.
New York, Tokyo, Seul, Viyana, Amsterdam, Barselona var.
İstanbul zaten bu masada.
Şimdi Ankara da geliyor.
Ama benim ilgimi çeken üyeliğin kendisinden çok, ortaya çıkardığı tuhaf soru:
Dünya Ankara’yı bir kültür kenti olarak görmeye başlarken biz Ankara’yı ne kadar kültür kenti olarak görüyoruz?
Çünkü biz bu şehri uzun yıllardır başka türlü tarif ediyoruz.
Başkent diyoruz.
Memur şehri diyoruz.
Bakanlıkların, Meclis’in, bürokrasinin şehri diyoruz.
Cumhuriyet’in başkenti diyoruz.
Hepsi doğru.
Ama eksik.
Çünkü üzerinde yürüdüğümüz Ankara, Cumhuriyet’ten çok daha yaşlı.
Ulus’un altında Roma var.
Roma’nın altında Galatlar.
Daha geride Frigler.
Bir başka yerde Bizans.
Sonra Selçuklu.
Ahiler.
Osmanlı.
Ve bütün bunların üzerine genç Cumhuriyet’in kurduğu yepyeni bir başkent.
Kaç dünya başkentinde böylesine üst üste binmiş bir tarih vardır?
Augustus Tapınağı’nın duvarında Roma İmparatorluğu’nun en önemli siyasi metinlerinden biri duruyor.
Biraz yukarı çıktığınızda Ankara Kalesi.
Aşağı indiğinizde Roma Hamamı.
Hacı Bayram’ın çevresinde yüzyılların birbirine dokunduğu küçücük bir alan.
Bir tarafta Birinci Meclis.
Biraz ötede İkinci Meclis.
Sonra Cumhuriyet’in ilk bulvarları, ilk kamu yapıları, tiyatroları, operası, müzeleri…
Aslında Ankara’nın sorunu kültürünün olmaması hiçbir zaman değildi.
Sorun, bütün bunları tek bir büyük Ankara hikâyesi hâline getirememiş olmamızdı.
Belki de Dünya Kültür Kentleri Forumu üyeliğinin asıl önemi burada.
Bu üyelik Ankara’ya tarih vermeyecek.
Ankara’nın zaten tarihi var.
Ankara’ya kültür vermeyecek.
Bu şehrin zaten olağanüstü bir kültürel birikimi var.
Ama Ankara’ya kendisini yeniden anlatması için bir fırsat verebilir.
Üstelik yalnızca dünyaya değil.
Önce bize.
Çünkü bazen insan yaşadığı şehre fazla alışıyor.
Her gün önünden geçtiği yapının iki bin yıllık olduğunu unutuyor.
Bir sokağın altında başka bir şehrin yattığını düşünmüyor.
Bir taşın, bir çeşmenin, bir hanın, bir meydanın önünden aceleyle geçiyor.
Sonra dünyanın başka bir şehrine gidip yüz yıllık bir binanın önünde hayranlıkla fotoğraf çektiriyor.
Ankara’nın biraz da böyle bir kaderi var.
Elimizdeki hazinenin üzerinde yaşarken onu sıradanlaştırdık.
Şimdi dünyanın önemli kültür kentlerinin oturduğu masada Ankara için de bir sandalye açılıyor.
Bence o sandalyeye yalnızca belediye yöneticileri oturmamalı.
O sandalyede Augustus’un Ankara’sı olmalı.
Ahilerin Ankara’sı olmalı.
Hacı Bayram’ın Ankara’sı olmalı.
Kurtuluş Savaşı’nın karargâhı Ankara olmalı.
Cumhuriyet’i yoktan kuran şehir olmalı.
Opera olmalı.
Tiyatro olmalı.
Seymen olmalı.
Ankara keçisi olmalı.
Beypazarı, Ayaş, Nallıhan olmalı.
Ve elbette bugün yaşayan Ankara olmalı.
Çünkü kültür yalnızca geçmiş değildir.
Bir şehrin geçmişiyle bugün arasında kurabildiği bağdır.
Bu nedenle Ankara’nın Dünya Kültür Kentleri Forumu’na girmesini küçük bir protokol haberi olarak görmemek gerekiyor.
Belki de bu üyelik bize çok daha basit ama çok daha ağır bir soru soruyor:
Dünya Ankara’nın kültürel değerini fark ediyorsa, Ankara kendi değerinin farkında mı?
Benim cevabım biraz buruk.
Henüz yeterince değil.
Ama belki şimdi bunun için yeni bir fırsatımız var.
Çünkü Ankara’nın dünyaya anlatacak hikâyesi çok.
Yeter ki önce biz dinlemeyi öğrenelim.