
Tarihin bazı günleri vardır; meydanlarda kazanılır.
Bazı günleri ise bir masa başında söylenen birkaç cümle tarihe dönüştürür.
5 Eylül 1922, işte o günlerden biridir.
30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Yunan ordusunun ana kuvvetleri yenilmişti. Mustafa Kemal'in emri kısa ve kesindi:
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!”
Ve Anadolu'nun yolları bir anda yürüyen, koşan, at süren bir ordunun yollarına dönüştü.
Ama şimdi başka bir soru vardı:
Durulacak mıydı?
Çünkü yenilgiyi gören Yunanistan artık mütareke arıyordu. İstanbul'daki İtilaf temsilcileri devreye girmiş, Ankara'ya haber ulaşmıştı.
Savaş meydanında kazanılmıştı.
Diplomasi kapıyı çalıyordu.
İşte 5 Eylül'ü önemli yapan tam da budur.
Mustafa Kemal o gün hükümete gönderdiği cevapta artık Anadolu için bir mütareke meselesi kalmadığını söylüyordu.
Çünkü ona göre Anadolu'daki Yunan ordusu kesin biçimde yenilmişti.
Mütareke konuşulacaksa artık Anadolu değil, Trakya konuşulacaktı.
Bu birkaç cümlenin arkasında aslında çok büyük bir siyasal irade vardı.
Mustafa Kemal yalnızca yenilmiş bir ordunun peşinden gitmiyordu.
Misak-ı Millî'nin peşinden gidiyordu.
Üstelik Türk ordusu o sırada durmaksızın ilerliyordu.
5 Eylül günü Salihli kurtuldu.
Alaşehir kurtuldu.
Ödemiş kurtuldu.
Nazilli kurtuldu.
Gördes kurtuldu.
Simav kurtuldu.
Batı Anadolu'da işgal haritası saatler içinde değişiyordu.
Fakat bu ilerleyişin başka, çok acı bir yüzü de vardı.
Geri çekilen Yunan birliklerinin ardından yakılmış kasabalar, köyler, evler kalıyordu.
Dolayısıyla İzmir'e doğru ilerleyen Türk askerinin gördüğü manzara yalnızca zafer değildi.
Yanmış bir Anadolu'ydu.
Belki Mustafa Kemal'in 5 Eylül'deki cevabının en dikkat çekici taraflarından biri de burada gizlidir.
Mütareke için ileri sürdüğü şartların arasında, Anadolu'da yapılan tahribatın giderilmesi de vardı.
Yani mesele artık yalnızca:
“Topraklarımızdan çıkın”
meselesi değildi.
Aynı zamanda:
“Geride bıraktığınız yıkımın hesabı da konuşulacak”
demekti.
Ve ordu durmadı.
6 Eylül geçti.
7 Eylül geçti.
8 Eylül geçti.
Her gün başka kasabalar, başka şehirler kurtuldu.
Sonra 9 Eylül sabahı geldi.
Türk süvarileri İzmir'e girdi.
Dört gün önce mütareke isteyenlerin karşısında artık bambaşka bir gerçek vardı:
Türk ordusu Akdeniz'e ulaşmıştı.
İşte bu nedenle bana sorarsanız 5 Eylül, takvimlerimizin biraz haksızlık ettiği tarihlerden biridir.
Çünkü 30 Ağustos bize zaferi anlatır.
9 Eylül bize kurtuluşu anlatır.
Ama ikisinin arasında unutulan bir gün vardır.
5 Eylül bize iradeyi anlatır.
Kazanmışken durmamak…
Zaferi yarım bırakmamak…
Ve savaş meydanındaki başarıyı, kurulacak yeni devletin siyasal iradesine dönüştürmek…
Belki de 5 Eylül 1922'nin asıl hikâyesi budur.
Mustafa Kemal o gün yalnızca ordusuna yol göstermedi.
Henüz adı konulmamış bir devletin nerede duracağını da gösterdi.
O devlet bir yıl sonra Cumhuriyet olacaktı.
Ve bazen Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesini anlamak için 29 Ekim'e değil;
29 Ekim'i mümkün kılan sessiz günlere bakmak gerekir.
5 Eylül, onlardan biridir.