
Bir şehrin bozulduğu günü bulabilir misiniz?
Bir bina yıkılır; tarihini bilirsiniz. Bir ağaç kesilir; gününü hatırlarsınız. Bir meydan ortadan kalkar; eski fotoğraflardan önceki halini çıkarabilirsiniz.
Ama bir şehir ne zaman bozulur?
Ankara’ya bakarken uzun zamandır aklımı kurcalayan soru bu.
Çünkü Cumhuriyet Ankara’yı yalnızca başkent ilan etmedi. Onu tasarladı. Nasıl büyüyeceğini, nerede yaşayacağını, nerede nefes alacağını, hatta gelecekte kaç kişinin bu şehirde yaşayacağını düşünmeye çalıştı.
Ankara'nın önünde bir kâğıt vardı.
O kâğıdın üzerinde yollar, mahalleler, parklar, vadiler, yeşil alanlar vardı.
Ama aslında çizilen şey bir şehirden çok daha fazlasıydı.
Bir hayat biçimiydi.
Hermann Jansen'in Ankara için hazırladığı planın temelinde şaşırtıcı derecede sade bir düşünce bulunuyordu: Şehir insanı ezmemeliydi.
Ankara'nın vadileri, dereleri, tepeleri yalnızca inşaat yapılacak boş araziler değildi. Bunlar şehrin doğal parçalarıydı. Yeşil alanlar birbirinden kopuk küçük parklar olarak değil, şehrin içine uzanan büyük bir sistem olarak düşünülüyordu.
Eski Ankara korunacak, yeni Ankara onun yanına kurulacaktı.
Kale kaybolmayacaktı.
Tarihi şehir ezilmeyecekti.
Yeni başkent güneye doğru gelişirken eski Ankara kendi kimliğini sürdürecekti.
Üstelik Jansen'in kafasındaki Ankara devasa bir metropol değildi.
Yaklaşık 300 bin kişinin yaşayacağı, insan ölçeğinde bir başkentti.
Sonra Ankara büyüdü.
Ama mesele yalnızca büyümesi değildi.
Beklenenden çok daha hızlı büyüdü.
Köylerden, kasabalardan, Anadolu'nun dört bir yanından insanlar Ankara'ya geldi. Başkent iş, ekmek, memuriyet, eğitim ve gelecek demekti.
Şehir artık kendisine çizilen sınırların içine sığmıyordu.
Gecekondular tepeleri kaplamaya başladı.
Yeni yollar açıldı.
Yeni mahalleler kuruldu.
Apartmanlar yükseldi.
Otomobil şehrin yeni efendisi oldu.
Bir zamanlar insanın yürüyüşüne göre düşünülen mesafeler, giderek otomobilin hızına göre ölçülmeye başladı.
Ve Ankara'nın asıl kaybı belki de tam burada başladı.
Kaybolan yalnızca birkaç eski bina değildi.
Plan fikri kayboluyordu.
Bir şehir, her yeni ihtiyaca ayrı ayrı cevap vermeye başladığında bütünlüğünü yitirir.
Bir yol açarsınız.
Sonra o yolun çevresine binalar gelir.
Yeni nüfus gelir.
Yeni yollar gerekir.
Daha geniş kavşaklar yapılır.
Vadiler doldurulur.
Dereler görünmez hale gelir.
Yeşil alanlar küçülür.
Ve bir gün dönüp baktığınızda şehir hâlâ oradadır ama onu meydana getiren fikir artık yoktur.
Bugünkü Ankara'nın bazı yerlerinde bunu çok açık hissediyorum.
Bir caddenin başında Cumhuriyet'in planlı Ankara'sı vardır.
Biraz ilerlersiniz, başka bir dönemin apartmanları başlar.
Sonra geniş bir bulvar çıkar karşınıza.
Ardından dev bir kavşak.
Sonra yüksek yapılar.
Sanki aynı şehirde değil de birbirinin üzerine kurulmuş birkaç ayrı Ankara'nın içinde dolaşırsınız.
Belki de Ankara'nın en büyük sırrı budur.
Bu şehir bir kez kurulmadı.
Defalarca kuruldu.
Ve her kuruluşunda önceki Ankara'dan bir şeyler eksildi.
Bir dere.
Bir vadi.
Bir bahçe.
Bir sokak.
Bir manzara.
Bir hatıra.
Bazen de yalnızca bir boşluk.
Oysa şehirlerin boşluklara da ihtiyacı vardır.
Her boş arazi bina bekleyen bir arsa değildir.
Bazen o boşluk şehrin nefesidir.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya bakanların gördüğü şey yalnızca yapılacak binalar değildi. Kurulacak bir hayat vardı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda asıl soruyu belki de yanlış soruyoruz.
“Jansen Planı neden uygulanmadı?” diye soruyoruz.
Bence soru bundan daha ağırdır:
Ankara ne zaman planın önüne geçti?
Ve daha da önemlisi:
Planlama ne zaman şehrin geleceğini belirleyen bir irade olmaktan çıkıp, şehrin peşinden koşan bir çabaya dönüştü?
Ankara'yı bozan tek bir belediye başkanı yok.
Tek bir hükümet yok.
Tek bir imar kararı da yok.
Ankara'yı bozan şey, onlarca yıl boyunca verilen küçük kararların üst üste binmesidir.
Belki bu yüzden suçluyu bulmak bu kadar zor.
Çünkü suç mahalli bütün şehirdir.
Fail ise tek bir kişi değildir.
Ama geride bir tanık var.
Ankara'nın kendisi.
Kale'nin bir yamacından şehre bakın.
Eski fotoğrafları hatırlayın.
Vadileri düşünün.
Kaybolan dereleri, bahçeleri, küçük evleri, yürünebilir sokakları düşünün.
Sonra bugünkü Ankara'ya bakın.
İşte o zaman insan ister istemez aynı soruyu soruyor:
Biz Ankara'yı mı büyüttük, yoksa büyütürken Ankara'yı mı kaybettik?