
13 Eylül 1916 gecesi Ankara uyuyordu.
Saat üç buçuk sularıydı.
Kalenin eteklerinde, yetimhane binasının yakınında bir yerde alevler yükselmeye başladı.
İlk bakışta sıradan bir ev yangınıydı belki.
Ama Ankara ahşaptı.
Evler birbirine yaslanmıştı.
Rüzgâr sertti.
İtfaiye yetersizdi.
Alevler bir evden diğerine, bir sokaktan ötekine geçti.
Ve sabah olduğunda artık yanan bir ev değil, bir şehirdi.
Yangının bilançosu korkunçtu.
Resmî kayıtlara dayanan araştırmalara göre 1.033 ev, 900'ü aşkın dükkân, kiliseler, camiler, okullar ve sağlık yapıları yangından etkilendi.
Hisarönü yandı.
Çarşı yandı.
Atpazarı, Bedesten ve çevresindeki ticaret dokusu ağır yara aldı.
Ankara'nın yüzyıllar içinde oluşmuş mahalle düzeninin önemli bir bölümü birkaç gün içinde ortadan kalktı.
Fakat bu yangını ilginç kılan yalnızca büyüklüğü değildir.
Asıl mesele şudur:
Ankara neden yandı?
Ve daha tehlikeli soru:
Ankara'yı biri mi yaktı?
Çünkü tarih 1916'dır.
Osmanlı İmparatorluğu savaşın içindedir.
Bir yıl önce Anadolu'nun Ermeni nüfusunu hedef alan tehcir başlamıştır. Ankara'nın Ermeni toplumu da bu büyük kırılmanın içindedir.
Yangının vurduğu bölgeler arasında Ankara'nın gayrimüslim nüfusunun yaşadığı varlıklı mahalleler ve şehrin önemli ticaret merkezleri vardır.
Dolayısıyla yangının ardından kuşku doğması kaçınılmazdı.
Kundaklama mıydı?
Bir hesaplaşma mıydı?
Terk edilmiş mallarla ilgili bir operasyonun parçası mıydı?
Yoksa bütün bunlar, korkunç bir felaketin ardından üretilmiş söylentiler miydi?
Bugün elimizde bu sorulardan ilk üçünü kesin biçimde doğrulayacak bir belge yok.
Yangını kimin çıkardığını bilmiyoruz.
Hatta birinin çıkardığını bile kesin olarak söyleyemiyoruz.
Ama şunu biliyoruz:
Yangın, sıradan bir zamanda çıkmadı.
Ve sıradan bir şehri yakmadı.
1916 Ankara'sı zaten savaşın, tehcirin, mülkiyet değişikliklerinin, yoksulluğun ve siyasal gerilimlerin içinden geçiyordu.
Yangın bütün bunların üzerine geldi.
Belki de bu nedenle Ankara yangınının tarihini yalnızca itfaiye kayıtlarından okumak yetmez.
Çünkü alevler söndüğünde yalnızca binalar kaybolmamıştı.
Bir Ankara kaybolmuştu.
Bunun en çarpıcı kanıtı birkaç yıl sonra hazırlanan Ankara haritasıdır.
Kalenin batı eteklerinde kocaman bir boşluk vardır.
Sokakların izi görülür.
Bazı yapıların kalıntıları işaretlidir.
Ama mahalle yoktur.
Haritanın üzerine iki kelime yazılmıştır:
HARİK MAHALLİ.
Yangın yeri.
Düşünün…
Yangının üzerinden yıllar geçmiş.
Millî Mücadele yaşanmış.
Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış.
Cumhuriyet kurulmuş.
Ankara başkent olmuş.
Ama şehrin ortasında hâlâ 1916'dan kalmış büyük bir yara durmaktadır.
İşte hikâye tam burada başka bir yere gider.
Çünkü 1923'ten sonra kurulacak yeni başkent, yalnızca eski Osmanlı Ankara'sının yanına yapılmayacaktır.
Bir bölümü yanmış, boşalmış ve toplumsal dokusu değişmiş bir Ankara'nın yanında ve üzerinde yükselecektir.
Burada kolay bir hüküm vermek çok cazip.
“Yangın Cumhuriyet Ankara'sının önünü açtı” denilebilir.
Ama bunu söyleyebilmek için elimizde yeterli kanıt yok.
Tarih bazen bize cevaptan çok soru bırakır.
Biz de soruyu olduğu yerde bırakmalıyız.
Fakat başka bir gerçek tartışılmaz:
13 Eylül 1916'dan önceki Ankara ile 13 Eylül 1916'dan sonraki Ankara aynı şehir değildir.
Mahalleleri değişmiştir.
Ticaret hayatı değişmiştir.
Mülkiyet düzeni değişmiştir.
İnsanları değişmiştir.
Ve şehrin hafızasının büyük bir bölümü kül olmuştur.
Belki bu yüzden bugün Ulus'ta, Kale'nin batı eteklerinde yürürken eksikliğini hissetmediğimiz bir Ankara vardır.
Çünkü onu hiç görmedik.
Sokaklarını bilmiyoruz.
Evlerini bilmiyoruz.
Orada yaşayan insanların seslerini duymuyoruz.
Yangından önce çekilmiş birkaç fotoğrafa baktığımızda ise başka bir şehirle karşılaşırız.
Sonra 1924 haritasını açarız.
Ve o şehrin bulunduğu yerde kocaman bir boşluk görürüz:
Harik Mahalli.
Belki de Ankara'nın en büyük kayıplarından biri budur.
Bir şehrin yok olması değil yalnızca…
Yok olduğunun unutulması.
Peki Ankara'yı kim yaktı?
Bilmiyoruz.
Belki hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.
Ama artık başka bir şeyi biliyoruz:
Yangını kimin çıkardığı kadar, yangının geride bıraktığı Ankara da önemlidir.
Çünkü 1916'da yanan yalnızca evler, dükkânlar ve mahalleler değildi.
Eski Ankara'nın bir parçası tarihten silindi.
Ve yedi yıl sonra aynı şehir Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti olduğunda, o büyük yangının izi hâlâ şehrin ortasında duruyordu.
Bir haritada.
İki kelimeyle:
Harik Mahalli.