T T 6

Bazı şehirlerin yoksulluğu kenarında başlar.

Ankara'nınki merkezinde başladı.

Kalenin eteklerinde, Altındağ yamaçlarında, Bentderesi'ne, Aktaş'a, Yenidoğan'a ve Çinçin Bağları'na doğru uzanan bölgede, Cumhuriyet'in başkenti kendi gölgesiyle karşı karşıya kaldı.

Bir tarafta yeni Ankara vardı.

Bulvarlar açılıyor, bakanlık binaları yükseliyor, elçilikler yer seçiyor, modern Cumhuriyet'in vitrini kuruluyordu.

Öte tarafta ise eski Ankara'nın sırtlarında başka bir hayat büyüyordu.

Toprağa yarı gömülü evler...

Teneke çatılar...

Ahşap barakalar...

Bir gecede yükselen duvarlar...

Ve sabah olduğunda artık orada bir “mesken” vardı.

Sonradan adına gecekondu denilecekti.

Ama mesele yalnızca kaçak yapı meselesi değildi.

Bu, başkent ilan edilen bir şehrin kendi insanına yer açamamasının hikâyesiydi.

Ankara 1923'ten sonra hızla büyüdü. Devlet memurları, işçiler, küçük esnaf, hizmet sektörü çalışanları, inşaat ustaları ve Anadolu'nun farklı yerlerinden gelen yoksul aileler yeni başkente akın etti.

Fakat şehir bu insanlara aynı hızla konut üretemedi.

Cumhuriyet, Ankara'yı planlıyordu.

Ama yoksullar planın dışında kalıyordu.

Jansen planının modern Ankara'sı daha çok devletin, bürokrasinin ve yeni orta sınıfın Ankara'sıydı. Oysa şehri ayakta tutan görünmez emek ordusu başka bir Ankara'da yaşıyordu.

Bu Ankara'nın adı zamanla Altındağ oldu.

Çinçin Bağları da bu hikâyenin en sert, en çıplak ve en unutulmuş sahnelerinden biri hâline geldi.

Bugün Çinçin denildiğinde akla çoğu zaman suç, yoksulluk, kentsel dönüşüm ve sert mahalle hikâyeleri gelir.

Oysa Çinçin'in başlangıcında suçtan önce barınma vardır.

Korkudan önce çaresizlik vardır.

Devletle vatandaş arasındaki ilk büyük kent kavgası vardır.

1940'lı yılların Ankara'sında Altındağ artık yalnız eski şehrin yoksul mahallesi değildi. Başkentte tutunmaya çalışanların sığınağıydı.

Sokaklar dar, altyapı yetersiz, sağlık koşulları ağırdı.

Bazı evler ev bile değildi.

Yarı beline kadar toprağa gömülü oyuk meskenler, teneke ve ahşap barakalar, derme çatma odalar, tek gözlü yapılar...

Ama hepsi aynı ihtiyacın sonucuydu:

Başını sokacak bir yer.

Belediye bu tabloyu önce bir imar sorunu olarak gördü.

Ruhsatsız yapı vardı.

Kaçak inşaat vardı.

Kamu arazisine el koyma vardı.

Yıkım kararları da bu mantıkla gündeme geldi.

Fakat yıkılan her yapı, birkaç gün sonra başka bir yerde yeniden yükseliyordu.

Çünkü belediye duvarı yıkabiliyor ama ihtiyacı ortadan kaldıramıyordu.

İşte Ankara'nın ilk gecekondu savaşı burada başladı.

Bir yanda plan, ruhsat, imar, belediye zabıtası...

Öte yanda göç, yoksulluk, kira krizi ve yaşama tutunma çabası...

Çinçin Bağları'nın doğuşu bu çatışmanın içindedir.

1948 yılı bu açıdan dönüm noktasıdır.

Çünkü devlet artık meselenin yalnızca zabıta ve yıkım yoluyla çözülemeyeceğini kabul etmek zorunda kaldı.

14 Haziran 1948'de kabul edilen 5218 sayılı kanun, Ankara Belediyesi'ne belediye ve devlete ait arsa ve arazilerin mesken yapacaklara tahsis edilmesi konusunda özel yetkiler verdi.

Kanunun dili çok şey anlatıyordu.

Ortada artık münferit birkaç kaçak yapı değil, devletin kanunla düzenlemek zorunda kaldığı büyük bir barınma sorunu vardı.

Kanun, ruhsatsız yapılara bütünüyle göz yummuyordu.

Ama onları yok saymanın da mümkün olmadığını kabul ediyordu.

Kendi arsası olmayan, Ankara'da oturan, belirli şartları taşıyan kişilere arsa tahsisi yapılabilecek; daha önce başkasına ait olmayan araziler üzerine ruhsatsız yapı yapanlar için de belirli koşullarda çözüm aranacaktı.

Bu, Cumhuriyet kentçiliği açısından çok önemli bir kırılmaydı.

Devlet ilk kez başkentteki kaçak yapılaşmayı yalnız “suç” olarak değil, toplumsal gerçeklik olarak görmek zorunda kalıyordu.

Ama bu çözüm aynı zamanda yeni bir çelişki doğurdu.

Çünkü her af, her tahsis, her düzenleme, yeni gelenlere şu mesajı da veriyordu:

Bir yol bulunabilir.

Ankara büyüdükçe Altındağ da büyüdü.

Altındağ büyüdükçe Çinçin Bağları'nın adı daha çok duyulmaya başladı.

1950'lerden itibaren bölge, yalnız eski Ankaralı yoksulların değil, Anadolu'dan gelen yeni göçmenlerin de yerleşim alanına dönüştü.

Farklı şehirlerden, farklı kültürlerden, farklı geçim biçimlerinden gelen insanlar aynı yamaçlarda yan yana yaşamaya başladı.

Ama bu yan yanalık, planlı bir mahalle düzeni içinde değil, ihtiyaçların ve imkânsızlıkların belirlediği bir düzende gerçekleşti.

Yol sonra geldi.

Su sonra geldi.

Elektrik sonra geldi.

Okul, sağlık ocağı, kanalizasyon, ulaşım hep sonra geldi.

Önce insan geldi.

Sonra gecekondu.

Sonra devlet.

Bu sıralama, Çinçin'in kaderini belirledi.

Belediye açısından Çinçin, imar disiplini dışında büyüyen bir sorun alanıydı.

Orada yaşayanlar açısından ise Çinçin, şehirde kalabilmenin son imkânıydı.

Bu yüzden ilk yıkımlar hiçbir zaman yalnız teknik bir işlem olmadı.

Bir duvarın yıkılması, bir ailenin bütün hayatının yıkılması anlamına geliyordu.

Ama belediye açısından da mesele basit değildi.

Eğer göz yumarsa şehir plansız büyüyecekti.

Eğer yıkarsa insanlar sokakta kalacaktı.

Cumhuriyet'in modern başkenti, en zor sınavlarından birini burada verdi.

Çinçin Bağları'nın hikâyesi bize şunu gösteriyor:

Gecekondu, yalnızca “kaçak ev” değildir.

Gecekondu, devletin konut üretemediği yerde halkın kendi çözümünü üretmesidir.

Bu çözüm sağlıksızdır.

Plansızdır.

Hukuken sorunludur.

Ama aynı zamanda çaresizliğin mimarisidir.

Ankara'nın yeni yüzü Atatürk Bulvarı'nda, Bakanlıklar'da, Çankaya yolunda görünürken; Ankara'nın saklı yüzü Altındağ'da, Çinçin'de, Yenidoğan'da, Aktaş'ta büyüyordu.

Bir şehir ikiye ayrılmıştı.

Biri vitrin Ankara'ydı.

Diğeri emek Ankara'sı.

Biri planlarda vardı.

Diğeri planların kenarında.

Biri Cumhuriyet'in gururuydu.

Diğeri Cumhuriyet'in çözemediği soruydu.

Çinçin Bağları'nın doğuşunu anlamadan Ankara'nın modernleşmesini tam olarak anlamak mümkün değildir.

Çünkü modern başkent yalnızca geniş caddelerle, heykellerle, meydanlarla, kamu binalarıyla kurulmadı.

Onu temizleyenler, taşıyanlar, inşa edenler, pazarda çalışanlar, evlerde hizmet edenler, taş kıranlar, sıva yapanlar, hamallık edenler de o başkentin parçasıydı.

Fakat çoğu zaman şehrin merkezine emekleriyle girdiler, evleriyle giremediler.

İşte gecekondu bu dışlanmanın cevabıydı.

Çinçin Bağları bu cevabın Ankara'daki en güçlü cümlelerinden biri oldu.

Sonraki yıllarda Çinçin'in adı değişti.

Anlamı değişti.

Üzerine korkular, suç hikâyeleri, politik çatışmalar, kentsel dönüşüm tartışmaları eklendi.

Ama başlangıç noktasında duran gerçek değişmedi:

Çinçin, bir suç mahallesi olarak değil, bir barınma çığlığı olarak doğdu.

Ve o çığlık, Cumhuriyet'in başkentinde duyuldu.

Önce zabıta duydu.

Sonra belediye duydu.

Sonra Meclis duydu.

1948'de çıkarılan kanun, aslında bu sesin devlet kayıtlarına geçmiş hâliydi.

Ankara'nın ilk gecekondu savaşı, yalnız yıkım ekipleriyle gecekondu sahipleri arasında yaşanmadı.

Asıl savaş, modern bir başkent kurmak isteyen devlet aklı ile o başkentte yaşayacak yer bulamayan yoksul halkın hayat gerçeği arasında yaşandı.

Bugün Çinçin'in eski dokusundan geriye çok az şey kaldı.

Kentsel dönüşüm, eski sokakları, evleri, izleri büyük ölçüde sildi.

Ama tarih tamamen silinmez.

Çünkü bazı mahalleler yalnız evlerden oluşmaz.

Bazıları bir dönemin çaresizliğini taşır.

Bazıları bir şehrin vicdanını saklar.

Çinçin Bağları da Ankara'nın saklı vicdanlarından biridir.

Ve o vicdan bize hâlâ aynı soruyu sorar:

Bir şehir büyürken, kimleri içine alır?

Kimleri dışarıda bırakır?