Bir Abbasi ordusu, bir Bizans imparatoru ve surlara saklanan 1200 yıllık hikâye

T T 29

Ankara Kalesi'nin duvarlarına biraz dikkatli bakın.

Bir sur duvarında bulunmasını beklemeyeceğiniz taşlar göreceksiniz. Roma döneminden kalma yazıtlar, mezar stelleri, sütun ve mermer parçaları... Bir zamanlar tapınaklarda, mezarlarda ya da görkemli kamu yapılarında bulunan taşların bir bölümü sökülmüş, taşınmış ve kalenin duvarlarına yerleştirilmiştir.

Hatta bazıları baş aşağıdır.

İnsan ister istemez soruyor:

Ankara neden bu kadar acele etmişti?

Daha doğrusu Ankara kimden korkuyordu?

Cevabı bulmak için Selçuklu'ya, Osmanlı'ya değil, bundan yaklaşık 1200 yıl öncesine gitmek gerekiyor.

Çünkü Ankara'nın İslam dünyasıyla karşılaşması Türklerin Anadolu'ya gelişinden çok önce başladı.

Güneyden gelen ordular

yüzyıldan itibaren Bizans ile önce Emevîler, ardından Abbâsîler arasında Anadolu üzerinde uzun ve yıpratıcı bir mücadele yaşandı.

Ankara o günlerde bugünkü adıyla değil, Ankyra adıyla bilinen önemli bir Bizans şehriydi.

Konumu onu vazgeçilmez kılıyordu.

Doğudan ve güneyden Anadolu'nun içlerine giren ordular için yolların kesiştiği bir merkezdi. Batıda Konstantinopolis'e, güneybatıda Amorion'a uzanan askerî yolların yakınındaydı.

Bu yüzden savaş Ankara'nın kapısını bir kez değil, defalarca çaldı.

Erken dönem seferlerinin tarihleri konusunda kaynaklar her zaman birbirleriyle uyuşmuyor. 7. yüzyıl ortalarından itibaren Ankara'ya ulaşan Arap kuvvetlerinden söz ediliyor. Ancak daha sağlam kayıtlarla bildiğimiz kadarıyla 775–776 yıllarında Abbâsî Halifesi Mehdî dönemindeki ordular Ankara'ya kadar geldi.

797–798 yıllarında şehir yeniden hedef oldu.

Bazı İslam kaynakları Ankara'nın ele geçirildiğini kaydederken kimi Bizans kronolojileri bunun gerçekleşmediğini söylüyor.

Demek ki Ankara'nın bu dönemini anlatırken kesin cümlelerden biraz uzak durmak gerekiyor.

Fakat bir şey kesin:

Ankara korkuyu öğrenmişti.

yüzyılın başında surların yeniden güçlendirilmesi de bunun göstergesiydi.

Ama hiçbir hazırlık 838 yılında yaşanacaklara yetmeyecekti.

838 yazı

Abbâsî tahtında Halife Mu‘tasım vardı.

Hazırladığı Anadolu seferi sıradan bir sınır akını değildi. Dönemin en büyük askerî harekâtlarından biriydi.

Asıl hedef Amorion'du.

Bugün Afyonkarahisar'ın Emirdağ ilçesi yakınlarında kalıntıları bulunan Amorion, Bizans Anadolu'sunun en önemli şehirlerinden biriydi. Üstelik İmparator Theophilos'un hanedanıyla da bağlantılıydı.

Mu‘tasım ordusunu birkaç koldan Anadolu'ya soktu.

Komutanlarından biri de tarihimizin daha sonra çok tartışacağı Afşin idi.

Orduların buluşacağı önemli merkezlerden biri Ankara'ydı.

Ve 838 yılında Abbâsî kuvvetleri Ankara'ya girdi.

Kaynakların ayrıntıları birbirinden farklı. Bu nedenle “Ankara tamamen yerle bir edildi” gibi gösterişli fakat tartışmalı bir cümle kurmaya gerek yok.

Bildiğimiz yeterince ağır:

Şehir ele geçirildi ve ciddi biçimde tahrip edildi.

Mu‘tasım'ın ordusu ardından Amorion'a yürüdü.

Amorion'un başına gelenler bugün arkeolojik tabakalarda dahi izlenebilen büyük bir yıkımdı.

Ankara ise yaralarını sarmak zorundaydı.

Ve işte hikâyenin benim için en ilginç bölümü tam burada başlıyor.

Yirmi bir yıl sonra

Takvim 859'u gösteriyordu.

Bizans İmparatoru III. Mikhail Ankara'ya geldi.

Ve şehirde büyük bir tahkimat faaliyeti başladı.

Bugün Ankara Kalesi'nde bulunan kitabeler bu yeniden yapılanmanın sessiz tanıklarıdır.

Uzun yıllar Ankara İç Kalesi'nin esas surlarının 7. yüzyılda yapıldığı düşünülüyordu. Fakat son epigrafik çalışmalar büyük Bizans tahkimatının tarihlendirilmesini önemli ölçüde değiştiriyor ve yapıyı 859 yılıyla, III. Mikhail dönemiyle ilişkilendiriyor.

Daha da ilginci, imparator kitabede sıradan bir tamirci hükümdar gibi anılmıyor.

Şehrin adeta yeniden kurucusu olarak karşımıza çıkıyor.

Demek ki 859'da yapılan yalnızca birkaç gedik kapatmak değildi.

Ankara yeniden savunmaya hazırlanıyordu.

838'de yaşananlardan yalnızca 21 yıl geçmişti.

Bu iki tarihi yan yana koyunca insan ister istemez düşünüyor:

838'in korkusu 859'un duvarlarını mı ördü?

Roma Ankara'sı surların içine giriyor

Yeni savunma için çok miktarda yapı malzemesi gerekiyordu.

Ve Ankara'nın çevresi eski dünyanın taşlarıyla doluydu.

Roma yapıları, mezarlar, anıtlar...

Taşlar söküldü.

Taşındı.

Kalenin duvarlarına yerleştirildi.

Bugün Ankara Kalesi'nde gördüğümüz Roma dönemine ait çok sayıdaki devşirme malzemenin hikâyesinin önemli bir bölümü burada yatıyor.

Fakat bazı taşlarda daha tuhaf bir durum var.

Bir Roma yazıtının baş aşağı çevrilerek duvara yerleştirildiği, üzerine Hristiyanlığın erken ve güçlü sembollerinden Chi-Rho işaretinin kazındığı biliniyor.

Bu yalnızca yapı malzemesi kullanmak mıydı?

Belki değil.

Araştırmacılar bazı antik parçaların bilinçli biçimde yerleştirilmiş olabileceğini, surların yalnız fiziksel değil sembolik ve dinsel bir koruma anlayışıyla da örüldüğünü düşünüyor.

Bir başka ifadeyle Ankara kendisini yalnız taşla savunmuyordu.

İnançla da savunuyordu.

Eski dünyanın taşı yeni dünyanın suruna dönüşüyordu.

Roma Ankara'sı, Bizans Ankara'sını korumak için duvarların içine gömülüyordu.

Fakat güneyden gelen tehlike henüz bitmemişti.

Ve ordu yeniden geldi

Aradan 93 yıl geçti.

931 yılı.

Bu kez Anadolu'ya giren kuvvetlerin başında Tarsus merkezli Müslüman ordularının önemli komutanlarından Thamal el-Dulafî bulunuyordu.

Ordu yeniden Anadolu'nun içlerine ilerledi.

Ve Ankara'nın önüne geldi.

Şehir kuşatıldı.

Fakat bu kez başka bir şey oldu.

Ankara düşmedi.

İşte burada tarih insana çok güzel bir soru sorduruyor.

838'de Mu‘tasım'ın ordusunun karşısında tutunamayan Ankara...

859'da surlarını yeniden yapan Ankara...

931'de başka bir büyük saldırıyla karşılaştığında direnebildi.

Aralarında doğrudan neden-sonuç ilişkisi kuracak bir belge elimizde yok.

Ama soruyu sormamıza hiçbir engel de yok:

838'de alınan ders Ankara'yı 931'de kurtarmış olabilir mi?

Belki Ankara Kalesi'nin bugün hâlâ ayakta duran bazı taşları bu sorunun cevabını bizden daha iyi biliyor.

Surların dışındaki insanlar

Bir de kalelerin tarihini anlatırken unuttuğumuz insanlar vardır.

Savaş yalnız hükümdarların ve komutanların hikâyesi değildir.

Bir ordunun yaklaştığı haberi Ankara çevresindeki köylere ulaştığında ne oluyordu?

İnsanlar nereye kaçıyordu?

Çocuklarını nereye götürüyorlardı?

Hayvanlarını bırakıyorlar mıydı?

Yanlarına ne alabiliyorlardı?

Çünkü bu savaşların en korkunç taraflarından biri esir ticaretiydi.

Anadolu seferlerinden binlerce insanın esir olarak götürüldüğünü biliyoruz. Kadınlar, erkekler ve çocuklar savaş ekonomisinin parçası haline geliyordu.

Dolayısıyla uzaktan gördüğümüz Ankara Kalesi yalnız askerlerin mevzisi değildi.

Tehlike geldiğinde surların çevresinde yaşayan insanlar için hayatla ölüm arasındaki çizgi de olabiliyordu.

Belki bu yüzden kalelerin duvarları yalnız askerî tarih anlatmaz.

Korkuyu da anlatır.

Sonra rüzgâr tersine döndü

yüzyıl ilerledikçe Anadolu'daki güç dengesi değişmeye başladı.

Bizans artık yalnızca savunan taraf değildi.

Doğuya doğru ilerlemeye başladı. Müslüman sınır emirliklerinin gücü gerilerken savaş hattı Ankara'dan giderek uzaklaştı.

Ankara nefes aldı.

Fakat yaşananların izi kaldı.

Bugün kaleye çıktığımızda Roma'dan kalma bir yazıtın neden bir Bizans surunun içinde olduğunu çoğu zaman düşünmeyiz.

Baş aşağı duran taşı görür, geçeriz.

Bir sütun parçasını fark ederiz.

Belki fotoğrafını çekeriz.

Oysa o taşların bir kısmının arkasında yaklaşık üç yüzyıl süren büyük bir mücadele vardır.

Emevîler...

Abbâsîler...

Bizans imparatorları...

Mu‘tasım...

Afşin...

838...

859...

931...

Ve bütün isimlerin gerisinde aynı şeyi yapmaya çalışan insanlar:

Hayatta kalmak.

Ankara'nın İslam dünyasıyla hikâyesi Malazgirt'le başlamadı.

Türkler Anadolu'ya gelmeden yüzyıllar önce Müslüman orduları Ankara'nın kapısındaydı.

Kimi zaman girdiler.

Kimi zaman geri döndüler.

Kimi zaman şehir yıkıldı.

Kimi zaman direndi.

Sonra yüzyıllar geçti.

Ordular kayboldu.

İmparatorluklar kayboldu.

Komutanlar kayboldu.

Ama kale kaldı.

Bir gün Ankara Kalesi'ne yeniden çıktığınızda surlara biraz daha yakından bakın.

Baş aşağı çevrilmiş eski bir Roma taşını gördüğünüzde hemen geçmeyin.

Çünkü Ankara Kalesi'nin duvarlarında yalnız taş yoktur.

Bir şehrin korkusu, yenilgisi ve bir daha yenilmemek için aldığı tedbir de vardır.