T T 30

Yıllar önce Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde, Müze Müdürü Yusuf Kıraç'la bir televizyon programı yapıyordum.

Bir grup taşın önünde durduk.

Ortostatlar...

Üzerlerine kabartmalar ve yazılar işlenmiş, binlerce yıllık taş bloklar.

Kıraç'ın anlattığı ayrıntı çok çarpıcıydı: Bu taşlara bakarak, binlerce yıl önce yaşamış güçlü insanların egosunu bile okuyabiliyordunuz.

Bazılarında insanın kendi görüntüsü küçüktü; yaptıkları ise uzun uzun anlatılmıştı.

Bazılarında tam tersi...

Adam neredeyse taşı kaplıyordu. Kendisi dev gibi, yaptıkları birkaç satırdı.

İşte bu yüzden onları bir çeşit “ego tableti” gibi değerlendirmiştik.

Aradan yıllar geçti. O anlatıyı hiç unutmadım.

Çünkü insan pek değişmiyor.

Üç bin yıl önce kendisini taşa kazıtıyordu, bugün ekrana kazıyor.

Taş ustasının yerini cep telefonu, kabartmanın yerini fotoğraf, yazıtın yerini sosyal medya paylaşımı aldı.

Ama soru hâlâ aynı:

Ben ne kadar büyüğüm?

Bugün de yaptığı iş küçücük, kendisi kocaman insanlar görüyoruz. Siyasette, bürokraside, akademide, medyada, günlük hayatımızda...

Başarıdan çok başarılı olanı, eserden çok eser sahibini görüyoruz.

Sanki çağımızın görünmez ortostatlarını yapıyoruz.

Belki üç bin yıllık o taşların bize söylediği şey çok basit:

İnsan büyüdükçe kendisini küçültebiliyorsa gerçekten büyüktür.

Çünkü yaptığı iş zaten onu anlatır.

Ortada anlatılacak fazla bir şey yoksa bu kez insanın kendisini büyütmesi gerekir.

O zaman taşın yarısını...

Bugün ekranın tamamını...

Belki hepimizin önüne görünmez bir ortostat koymak gerekiyor.

Bir tarafına kendimizi çizelim.

Öteki tarafına gerçekten yaptıklarımızı yazalım.

Sonra geriye çekilip bakalım:

Hangisi daha büyük?

Biz mi, yaptıklarımız mı?

Çünkü insanın gerçek büyüklüğünün ölçüsü üç bin yıldır pek değişmedi:

Taşta ne kadar yer kapladığımız değil, biz gittikten sonra yaptıklarımızın ne kadar yer kapladığı.