T T 31

Depremler, yalnızca binaları yıkmaz. Devletlerin hazırlığını, toplumların hafızasını ve yönetim anlayışını da sınar.

6 Şubat depremlerinin ardından günlerce enkazı konuştuk. Yıkılan binaları, geciken yardımları, kurtarılamayan insanları... Fakat bütün bu acı tablonun gerisinde başka bir soru duruyordu. Belki de asıl konuşulması gereken soru buydu:

Neden olmadı? Neden olmuyor?

Türkiye, depreme yabancı bir ülke değil. Nerelerin risk taşıdığı biliniyor. Fay hatları yıllardır haritalarda gösteriliyor. Deprem yönetmelikleri hazırlanıyor, strateji belgeleri yayımlanıyor, kurumlar oluşturuluyor, tatbikatlar yapılıyor.

Sorun bilgisizlik değil.

Sorun, bildiğini hayata geçiremeyen bir yönetim alışkanlığıdır.

Cumhuriyet tarihi boyunca buna benzer örneklerle defalarca karşılaştık. Sorunlar tespit edildi, raporlar hazırlandı, çözüm önerileri geliştirildi. Devletin yeniden yapılandırılmasından toprak reformuna, bölgesel kalkınma projelerinden şehirleşme politikalarına kadar birçok konuda önemli çalışmalar yapıldı.

Ne var ki hazırlanan raporların önemli bir bölümü raflarda kaldı. İyi niyet, uygulamaya dönüşemedi. Aradan yıllar geçti, değişen hükümetler oldu, değişmeyen ise aynı alışkanlık oldu.

Karar alıyoruz.

Sonra o kararın gereğini yerine getirmiyoruz.

Deprem gerçeğiyle yüzleşirken de aynı tablo ortaya çıktı.

Bir tarafta güvenli yapılaşmadan söz edilirken, diğer tarafta imar aflarıyla kurallar esnetildi. Bir tarafta denetim mekanizmaları oluşturuldu, öte tarafta denetimsizlik olağan hâle geldi. Sonuçta yıkılan yalnızca binalar olmadı; kurallara duyulan güven de enkaz altında kaldı.

Bugün sorumluluğu yalnızca müteahhitlere yüklemek kolaydır. Oysa bir bina, tek kişinin kararıyla yükselmez. Ruhsatı veren vardır, projeyi onaylayan vardır, denetlemesi gereken vardır, planı hazırlayan vardır, siyasi iradeyi oluşturan vardır.

Enkazın altında yalnızca beton değil, zincirleme bir ihmal de bulunur.

Devletin en temel niteliği, kural koyması değil, koyduğu kurala önce kendisinin bağlı kalmasıdır.

Bir dere yatağında yapılaşmaya göz yumuluyorsa, bir fay hattı imara açılabiliyorsa, yıllar sonra yaşanan felaket "kaçınılmaz kader" diye açıklanamaz.

Bu, tercihlerin sonucudur.

Deprem, doğanın olayıdır.

Felaket ise çoğu zaman insanın eseridir.

Bugün artık yeni raporlardan çok, mevcut kuralların uygulanmasına ihtiyaç var. Yeni kurumlar kurmaktan önce, var olan kurumların görevlerini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyor. Sorun mevzuat eksikliği değil; uygulama eksikliğidir.

Kentler de yalnızca mühendislik hesaplarıyla kurulmaz.

Başarılı şehir örneklerine bakıldığında ortak bir özellik göze çarpar: İnsanlar yaşadıkları kentin yalnızca sakini değil, aynı zamanda ortağıdır. Şehrin nasıl kurulacağına ilişkin söz hakkı vardır. Yerel yönetim, merkezi idare ve yurttaş aynı hedef etrafında buluşabildiğinde ortaya daha sağlam, daha yaşanabilir kentler çıkar.

Deprem bölgesini yeniden inşa ederken de unutulmaması gereken budur.

Şehirler yalnızca beton bloklardan oluşmaz. Sokakların, meydanların, çarşıların ve mahallelerin de bir hafızası vardır. İnsanların anıları da yeniden kurulacak kentin temel taşlarından biridir.

Belki de artık kendimize başka bir soru sormanın zamanı gelmiştir.

Yeni hangi yasayı çıkaracağız?

Değil...

Çıkardığımız yasalara gerçekten uyacak mıyız?

Çünkü bir ülkenin geleceğini hazırladığı planlar değil, uygulayabildiği kararlar belirler.

Yıllardır aynı soruyu soruyoruz:

Neden olmadı?

Belki cevabı da artık biliyoruz.

Yapılması gerekenleri bilmediğimiz için değil...

Bildiklerimizi uygulamakta kararlı olamadığımız için.