
Sinema oyuncusu muydu, Sovyet casusu mu?
Ankara, 11 Mayıs 1926.
Saat 16.20.
İstiklal Mahkemesi toplanıyor.
Mahkeme heyetinin karşısında genç bir kadın var. Yirmili yaşlarının ortasında. Sibirya doğumlu, Tatar kökenli.
Adı Lida Lagaze.
Bir sinema oyuncusu.
Fakat o gün Ankara'da kendisine hangi filmlerde oynadığı sorulmuyor.
Başka bir sorunun cevabı aranıyor:
Madam Lida bir Sovyet casusu mu?
Bir insanın hayatına bazen birkaç yıl içinde birkaç ömür sığabiliyor. Lida'nın hikâyesi de öyle.
Sibirya'da başlayan hayatı Petersburg'a uzanıyor. Savaş yılları, ardından Bolşevik Devrimi...
Bir süre hastabakıcılık yapıyor. Sonra yolu sinemayla kesişiyor. Önce bir sinemanın gişesinde çalışıyor, ardından kamera karşısına geçiyor.
Henüz sessiz sinema yılları.
Gürcistan sineması yeni yeni doğuyor. Lida da bu dünyanın içine giriyor. Mahkemedeki anlatımına göre kendisi için beş film çekiliyor.
Buraya kadar Ankara'yla hiçbir ilgisi olmayan bir hayat...
Sonra Lida'nın karşısına Arslanzade Ahmet Bey çıkıyor.
Türk vatandaşı Ahmet Bey'le Tiflis'te tanışıyorlar. Nişanlanıyor, ardından evleniyorlar ve bir süre sonra Türkiye'ye gitmeye karar veriyorlar.
Hikâyenin rengi burada değişiyor.
Çünkü Türkiye'ye normal yollardan girmiyorlar.
12 Aralık 1925'te Sarp sınırından gizlice geçmeye çalışırken yakalanıyorlar.
Bir tarafta Türk vatandaşı Ahmet Bey.
Diğer tarafta Sovyet vatandaşı Madam Lida.
Ankara'nın önünde basit ama önemli bir soru var:
Bu iki insan neden sınırı gizlice geçti?
Onların cevabı:
Kaçıyorduk.
Devletin şüphesi ise giderek büyüyor.
Soruşturma derinleştikçe işin içine sınır görevlileri, gümrük memurları, askerler, bir kayıkçı ve para giriyor.
Sonunda yol Ankara İstiklal Mahkemesi'ne çıkıyor.
Lida artık bir sinema oyuncusundan çok, Bolşevik casusluğu yapmakla suçlanan bir kadındır.
Kocası Ahmet Bey de aynı suçlamayla karşı karşıyadır.
Mahkeme onların Sovyet gizli servisiyle ilişkili olup olmadığını araştırır. Çift ise Türkiye'ye gelişlerinin casuslukla ilgisi olmadığını savunur.
Lida'nın anlattığı hikâye başka, devletin şüphesi başkadır.
Casusluk dosyalarının güçlüğü de burada başlar.
Masum görünen bir yolculuğun arkasından gerçekten bir istihbarat faaliyeti çıkabilir. Ya da kaçmaya çalışan iki insan, dönemin siyasal kuşkularının ortasında kalabilir.
Lida Lagaze dosyasını ilginç yapan tam da bu belirsizliktir.
Mahkeme sonunda Lida ile Ahmet'in Sovyet gizli servisi tarafından görevlendirilerek Türkiye'ye gönderildikleri kanaatine varır.
Fakat karar şaşırtıcıdır.
Bir casusluk davasından, üstelik bir İstiklal Mahkemesi'nden söz ediyoruz. İnsan ağır bir ceza bekliyor.
Öyle olmuyor.
Ahmet Bey'in Türk vatandaşlığından çıkarılmasına, Lida ile birlikte Türkiye dışına gönderilmelerine karar veriliyor.
Ve Madam Lida, Ankara tarihinin sisli koridorlarından çıkıp yeniden kayboluyor.
Bu dosyanın beni asıl düşündüren tarafı mahkeme kararından çok Lida'nın kendisi.
Tarih paşaları, komutanları, bakanları, büyük davaların sanıklarını hatırlar.
Ama bir gün Ankara'daki bir mahkeme salonunda hayatının hesabını vermek zorunda kalan genç bir sinema oyuncusu kolaylıkla unutulur.
Lida da unutulmuş.
Adı birkaç belgenin arasında kalmış.
Bugün elimizde hayatından yalnızca birkaç parça var:
Sibirya...
Petersburg...
Devrim...
Tiflis...
Sinema...
Batum...
Sarp sınırı...
Ve Ankara.
Fakat hâlâ eksik olan bir şey var:
Gerçek.
Lida gerçekten Sovyetler adına Türkiye'ye gönderilmiş bir casus muydu?
Yoksa Bolşevik Devrimi'nin savurduğu, sevdiği adamla yeni bir hayat kurmaya çalışan genç bir kadın mıydı?
Mahkeme kendi cevabını verdi.
Aradan yüz yıl geçti.
Bizim bugün aynı kesinlikle cevap vermemiz kolay değil.
Belki de bu hikâyeyi değerli yapan budur.
Çünkü bazen tarih bize cevap bırakmaz.
Yalnızca bir dosya bırakır.
Dosyayı açarsınız, belgeleri okursunuz, ifadeleri karşılaştırırsınız.
Sonra dosyayı kapatırsınız.
Ama soru kapanmaz.
Oyuncu muydu?
Casus muydu?
Bildiğimiz şu:
1926 yılının bir mayıs günü, saat 16.20'de Ankara'da genç bir kadın hâkimlerin karşısına çıktı.
Ve yaklaşık yüz yıl sonra birkaç sararmış belge bize onun adını yeniden hatırlattı:
Madam Lida Lagaze.