
İklim Krizi Tarihî Kentleri Nasıl Sessizce Yok Ediyor?
Bir şehrin hafızası arşivlerde başlamaz.
Önce taşta yaşar.
Bir surun gölgesinde, bir çeşmenin kitabesinde, bir konağın cumbasında, dar bir sokağın serinliğinde... İnsanlar değişir, kuşaklar gelir geçer; fakat şehir, hafızasını en çok taşlarına emanet eder.
Bugün o taşlar, belki de yüzyıllardır karşılaşmadıkları yeni bir sınavın içindeler.
İklim krizinden söz edildiğinde aklımıza ilk olarak kuruyan göller, yanan ormanlar, seller ve aşırı sıcaklar geliyor. Oysa gözümüzün önünde yaşanan başka bir kayıp daha var. Sessiz ilerlediği için fark edilmeyen, manşetlere pek çıkmayan bir kayıp...
Tarihî kentler.
Ankara Kalesi'nin surları, Beypazarı'nın cumbalı evleri, Safranbolu'nun ahşap konakları, Mardin'in taş sokakları, Kapadokya'nın tüf kayaları, Diyarbakır'ın görkemli surları...
Bu yapılar yüzyıllar boyunca depremler gördü, savaşlar atlattı, yangınlar yaşadı. Fakat onları inşa eden ustaların hiçbiri, bugünkü kadar değişken ve öngörülmesi güç bir iklimle karşılaşmadı.
Artık mevsimler yalnızca değişmiyor; karakter değiştiriyor.
Uzayan sıcak hava dalgaları, aniden bastıran sağanaklar, beklenmedik don olayları ve uzun kuraklık dönemleri... Bütün bunlar taşın, ahşabın ve harcın yüzyıllardır alışık olduğu dengeyi bozuyor.
Taşın içinde gözle görülmeyen çatlaklar oluşuyor.
Ahşap sürekli genleşip büzülüyor.
Kireç harçları daha çabuk yoruluyor.
Nem, küf ve tuzlanma yavaş ama kararlı bir şekilde yapının içine işliyor.
Bütün bunlar bir günde olmuyor. Belki de bu yüzden yeterince konuşulmuyor.
Deprem birkaç dakika içinde yıkar.
İklim krizi ise aynı tahribatı yıllara yayarak gerçekleştiriyor.
İşte bu sessizlik, en büyük tehlike.
Dünyada da artık bu konu ciddiyetle ele alınıyor. UNESCO, son yıllarda yayımladığı politika belgelerinde iklim değişikliğini kültürel mirasın karşı karşıya bulunduğu en önemli uzun vadeli tehditlerden biri olarak değerlendiriyor. Mesaj açık: Tarihî eserleri korumak artık yalnızca duvarlarını onarmakla mümkün değil; onları yaşatan iklim koşullarını da korumak gerekiyor.
Bugün Venedik yükselen deniz seviyesiyle mücadele ediyor. Akdeniz havzasındaki tarihî kentlerde aşırı sıcaklar ve düzensiz yağışlar yeni koruma sorunları doğuruyor. Kapadokya'nın hassas tüf kayaları ve Efes'in açık hava kalıntıları da değişen iklim koşullarının etkilerinin araştırıldığı alanlar arasında yer alıyor.
Peki ya Ankara?
Ankara Kalesi için bugün uluslararası düzeyde yayımlanmış özel bir iklim uyarısı bulunmuyor. Ancak bu, risk olmadığı anlamına gelmez.
Kaleye her çıktığımda yalnızca taş duvarları görmüyorum.
Bin yıllık ustalığı görüyorum.
Kireç harcının sabrını görüyorum.
Yaz güneşini kıran dar sokakları, rüzgârı yönlendiren geçitleri görüyorum.
Bunların hiçbiri rastgele yapılmadı. Hepsi yaşanılan coğrafyanın iklimini tanıyan insanların ortak aklıyla ortaya çıktı.
Belki de bugün en çok unuttuğumuz şey budur.
Geçmişin ustaları doğaya hükmetmeye çalışmıyordu.
Onunla birlikte yaşamayı biliyorlardı.
Modern şehirler betonla serinlemeye çalışırken, eski Anadolu kentleri gölgeyi, taşı, avluyu ve rüzgârı kullanıyordu. Bugün "iklim dirençli kent" diye yeniden tanımlanan pek çok ilke, aslında yüzyıllardır bu topraklarda sessizce uygulanıyordu.
COP31'e ev sahipliği yapacak bir ülke olarak, iklim krizini yalnızca enerji, sanayi ve karbon salımı üzerinden konuşmak eksik kalacaktır. Bu toprakların taşına, ahşabına, meydanına ve tarihî sokaklarına da aynı dikkatle bakmak zorundayız.
Çünkü bir tarihî yapı yalnızca taş yığını değildir.
O, bir şehrin hafızasıdır.
O hafıza kaybolduğunda yalnızca eski bir bina yıkılmaz; o şehirin kimliği de biraz eksilir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Geleceği inşa ederken, geçmişi gerçekten koruyabiliyor muyuz?
Çünkü bazen geleceğin en sağlam temeli, bin yıl önce yerine konmuş tek bir taştır.
Ve biz, yine gizlenenin peşindeyiz.