1666 yılı…

Avrupa'nın üzerinde garip bir bekleyiş vardı.

Savaşlar, salgınlar, kıtlıklar ve din kavgaları insanları yormuştu. Otuz Yıl Savaşları'nın açtığı yaralar henüz kapanmamış, Yahudi toplulukları ise yüzyıllardır süren sürgünlerin ve baskıların yükünü taşımaya devam ediyordu. Böylesi dönemlerde insanlar yalnızca daha iyi bir gelecek değil, olağanüstü bir kurtuluş beklemeye başlar.

İşte tam da böyle bir zamanda, Osmanlı'nın önemli liman şehirlerinden İzmir'den yükselen bir haber, Akdeniz'i aşarak Avrupa'nın dört bir yanına yayıldı.

"Mesih geldi..."

Üstelik Kudüs'ten değil…

İzmir'den.

Adı Sabatay Sevi'ydi.

1626 yılında İzmir'de doğan Sevi, iyi eğitim almış, dinî metinlere hâkim genç bir hahamdı. Fakat onu çağdaşlarından ayıran yalnızca bilgisi değildi. Güçlü hitabeti, mistik yönü ve sıra dışı davranışları kısa sürede dikkat çekmeye başladı. Kimi onu derin bir din âlimi olarak görürken, kimileri tehlikeli bir sapkın olarak değerlendiriyordu.

yüzyılda Yahudi dünyasında Mesih beklentisi zaten güçlüydü. Kabalacı yorumlar arasında 1666 yılına özel anlamlar yükleyenler vardı. Bugün tarihçiler, bu beklentinin tek bir nedene dayanmadığını; dinî yorumların yanı sıra savaşların, göçlerin, ekonomik sıkıntıların ve toplumsal bunalımların da bu psikolojiyi beslediğini vurgular.

Sabatay Sevi, işte bu ruh hâlinin tam ortasında ortaya çıktı.

Kendisinin beklenen Mesih olduğunu ilan ettiğinde, beklenmedik olan yalnızca bu iddia değildi. Asıl şaşırtıcı olan, bu iddianın gördüğü büyük karşılıktı.

İzmir'den başlayan hareket kısa sürede İstanbul'a, Selanik'e, Kahire'ye, Amsterdam'a, Venedik'e, Hamburg'a ve Doğu Avrupa'daki Yahudi cemaatlerine kadar ulaştı. Mektuplar yazılıyor, dualar ediliyor, mallar satılıyor, insanlar kutsal yolculuklara hazırlanıyordu.

Bugünden bakıldığında bu heyecan anlaşılması güç görünebilir.

Oysa tarihte insanlar, en çok umutsuz kaldıkları dönemlerde kurtarıcı ararlar.

Sabatay Sevi'nin başarısı da belki en çok burada yatıyordu.

O, yalnızca bir kişi değildi.

Bir umuttu.

Fakat umut büyüdükçe, Osmanlı yönetiminin dikkati de bu hareketin üzerine çevrildi.

Osmanlı Devleti, farklı din ve toplulukları yüzyıllar boyunca bir arada yaşatmayı başarmıştı. Ancak devletin temel hassasiyetlerinden biri de kamu düzenini bozabilecek kitlesel hareketlerin önünü almaktı. Binlerce insanı etkileyen ve sınırları aşan bir dinî hareketin dikkat çekmemesi mümkün değildi.

Sabatay Sevi İstanbul'a getirildi.

Ardından Edirne Sarayı'nda sorgulandı.

Kaynakların ortaklaştığı nokta şudur: Kendisine ağır yaptırımlar uygulanabileceği açıkça hissettirildi. Bunun üzerine Sevi, İslamiyet'i kabul etti ve "Mehmed Efendi" adını aldı.

İşte tam bu noktadan sonra tarih ile efsane birbirine karışmaya başlar.

Halk arasında yüzyıllardır anlatılan bir rivayete göre, din değiştirdiği sırada göğsünden beyaz bir güvercin çıkararak havaya salmıştır. Kimi bunu ilahî bir işaret, kimi ustaca hazırlanmış bir gösteri olarak yorumlamıştır. Ancak bu anlatıyı doğrulayan güvenilir tarihî belgeler bulunmamaktadır. Muhtemelen bu hikâye, Sabatay Sevi etrafında zamanla oluşan güçlü efsanelerden biridir.

Ne var ki, efsaneler bazen gerçeklerden daha uzun yaşar.

Ve Sabatay Sevi'nin hikâyesi de tam bu noktadan sonra yalnızca bir insanın hikâyesi olmaktan çıktı.

...(devam edecek)