
29 Mayıs 1453...
İstanbul'un düştüğü gün yalnızca surlar aşılmadı.
Bin yılı aşkın bir imparatorluğun siyaseti sona erdi.
Ama hafızası sona ermedi.
Çünkü şehirler, taşlarıyla değil; onları hatırlayan insanlarla yaşamaya devam eder.
Fatih Sultan Mehmed bunu çok genç yaşta anlamıştı.
Bu yüzden İstanbul'u fethettikten sonra yalnızca sarayları, tersaneleri ve çarşıları yeniden kurmadı.
Şehrin hafızasını da toplamaya başladı.
İşte tam bu noktada tarihin unutulmuş isimlerinden biri karşımıza çıkar.
İmrozlu Kritovulos...
Bizans'ın son büyük tarihçilerinden biri...
Bugün adı ancak tarihçilerin çalışmalarında geçer.
Oysa yazdığı satırlar, Fatih Sultan Mehmed'in zihnini anlamak isteyen herkes için eşsiz bir anahtardır.
Kritovulos, fetih sırasında Bizans dünyasının yetiştirdiği eğitimli Rum aristokratlarından biriydi.
Eski Yunan tarihçilerini okumuştu.
Herodotos'u biliyordu.
Thukydides'i biliyordu.
Ksenophon'u biliyordu.
Bir devletin yalnızca ordularla değil, tarih anlatısıyla da yaşadığını biliyordu.
İstanbul düştüğünde önünde iki yol vardı.
Birincisi...
Yıkılan dünyanın yasını tutmaktı.
İkincisi...
Kurulan dünyanın tarihini yazmaktı.
O ikinci yolu seçti.
Çünkü büyük tarihçiler bazen yenilenlerin değil, tarihin yön değiştirdiği anların tanığı olurlar.
Fatih Sultan Mehmed'in büyüklüğü yalnızca kazandığı savaşlarda aranırsa eksik kalır.
O, tarihle konuşan bir hükümdardı.
Sarayında Yunanca eserler okunuyordu.
Roma tarihleri çevriliyordu.
İskender tartışılıyordu.
Julius Caesar konuşuluyordu.
Konstantin değerlendiriliyordu.
Coğrafyacılar...
Haritacılar...
Müneccimler...
Filozoflar...
Rum bilginler...
İtalyan hümanistler...
Hepsi aynı sarayın farklı odalarında yeni bir dünyanın kuruluşuna tanıklık ediyordu.
Georgios Amiroutzes, Trabzon Rum İmparatorluğu'nun seçkin düşünürlerinden biri olarak Fatih'in çevresine katıldı.
Georgios Trapezuntios, klasik metinler ve felsefe üzerine çalışmalarıyla sarayda yer buldu.
Cyriacus d'Ancona gibi Rönesans dünyasının önemli isimleriyle kurulan ilişkiler de Fatih'in yalnızca askerî zaferlerle yetinmeyen bir hükümdar olduğunu gösteriyordu.
Bütün bunlar rastlantı değildi.
Fatih, fethettiği şehrin bilgisini de fethetmek istiyordu.
Kritovulos tam da bu yüzden önemlidir.
Çünkü o, Fatih'i yalnızca bir Osmanlı sultanı olarak anlatmadı.
Onu Roma'nın devamı olarak gördü.
Bizans tarih yazıcılığının diliyle yazdı.
Eski imparatorlara gösterilen saygıyı yeni hükümdara gösterdi.
Bu yalnızca bir övgü değildi.
Bu, yeni bir siyasî düşüncenin ilanıydı.
Fatih'in "Kayser-i Rûm" iddiası, yalnızca askerî bir unvan arayışı değildi.
Roma'nın siyasî ve tarihî mirasını devralma iddiasıydı.
Bunu ilk fark edenlerden biri de yine bir Bizanslı tarihçi oldu.
Belki de tarihin en büyük ironilerinden biri budur.
Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonraki en büyük başarısı belki de yeni binalar yapmak değildi.
Yeni bir tarih kurmaktı.
Bir hükümdar düşünün...
Kendisini eski dünyanın bilgelerinden dinliyor.
Fethettiği medeniyetin tarihçilerine eser yazdırıyor.
Onların bilgisini kendi devletinin temeline yerleştiriyor.
Bu, yalnızca askerî dehanın açıklayabileceği bir tablo değildir.
Bu, aynı zamanda büyük bir medeniyet tasavvurudur.
Bugün Fatih'in kılıcını herkes biliyor.
Ama kitaplığını bilen az.
Toplarını herkes anlatıyor.
Ama okuttuğu metinleri çok az kişi merak ediyor.
Oysa bir hükümdarın gerçek büyüklüğü bazen kazandığı savaşlardan çok, hangi kitapları okuduğunda saklıdır.
Kritovulos'un eserinde zaman zaman Fatih'in geçmiş uygarlıklara, soy meselelerine ve antik dünyanın mirasına duyduğu ilgiyi hissettiren satırlar vardır. Sonraki yüzyıllarda bu ilginin etrafında çeşitli rivayetler de doğmuştur. Ancak tarihçinin görevi, rivayet ile belgenin arasındaki çizgiyi korumaktır. Fatih'in farklı kökenler ve hanedanlar üzerine bilginlerle konuşmayı sevdiği anlaşılmaktadır; fakat ona atfedilen her anlatıyı aynı tarihî kesinlikte kabul etmek mümkün değildir. Belki de asıl dikkat çekici olan, bu merakın kendisidir. Çünkü Fatih, geçmişi sahiplenerek geleceği kurmaya çalışan hükümdarlardan biriydi.
Kritovulos'un hikâyesi bize bugün hâlâ aynı soruyu soruyor.
Bir şehri fethetmek gerçekten nedir?
Taş duvarları aşmak mı?
Yoksa o şehrin hafızasını, bilgisini, sanatını ve tarihini de kendi geleceğinin parçası hâline getirmek mi?
Fatih Sultan Mehmed'in dehası belki tam burada yatıyordu.
O, İstanbul'un surlarını yıktı.
Ama kütüphanelerini yaşattı.
Devleti değiştirdi.
Ama geçmişi bütünüyle silmeye çalışmadı.
Çünkü biliyordu:
Kılıçlar şehirleri alabilir.
Fakat medeniyetleri ancak hafızayı anlayanlar kurabilir.
Ve bu yüzden, Bizans'ın son büyük tarihçilerinden biri, hayatının en önemli eserini yıkılan imparatorluğun son hükümdarına değil, onu tarihten silmeyip kendi tarihinin bir parçası hâline getiren Fatih Sultan Mehmed'e adadı.
Belki de İstanbul'un gerçek fethi, tam o anda tamamlandı.