Bir süredir insanları izliyorum. Ne söylediklerini değil, ne kadar kolay hüküm verdiklerini.
Bir insanın hayatına birkaç dakikada karar verebiliyorlar. Ne yaşadığını bilmeden karakterini, neden sustuğunu bilmeden niyetini, neden uzaklaştığını bilmeden sevgisini tartışıyorlar. Üstelik bunu çoğu zaman büyük bir özgüvenle yapıyorlar.
Ben de uzun süre düşündüm.
“Bana ayıp olur mu?”
“Yanlış anlaşılır mıyım?”
“Bunu söylersem ne düşünürler?”
“Şurada böyle davranırsam beni nasıl görürler?”
Sonra fark ettim ki insan, başkalarının gözündeki yerini korumaya çalışırken kendi hayatındaki yerini kaybediyor.
Artık bana ayıp olur mu diye düşünmediğim şeyler var. Çünkü bazı insanların ne düşündüğünü önemsemek için önce onların hayatımda gerçekten bir karşılığı olması gerekiyor.
Bana, olmak istemediğim insanları hatırlatan insanların beni yargılamasından artık rahatsız olmuyorum.
Hatta bazen yargılanmayı seviyorum.
Çünkü bana, kim olmadığımı hatırlatıyor.
Asla onlar gibi olmak istemeyeceğim insanlar tarafından yanlış anlaşılmak, benim için artık eskisi kadar kötü bir şey değil. Hatta bazı yanlış anlaşılmaların insanın kendisine verdiği en büyük iltifat olduğunu düşünüyorum.
Çünkü herkes seni anlayacak diye bir kural yok.
Ve herkesin seni anlaması da gerekmiyor.
“Mütevazılık” adı altında insanlardan ne kadar çok şey dinlediğimizi düşünüyorum bazen.
Cahilden nasihat dinlemekten çekinmek ayıp sayılıyor. Bilmediğini bilmeyen birinin sana hayat dersi vermesine itiraz etmek kibir oluyor. Kendini savunmak egoya, sınır koymak bencilliğe, susmak ise olgunluğa dönüşüyor.
Oysa ben artık şunu biliyorum:
Her sözü dinlemek zorunda değilim.
Her fikre cevap vermek zorunda değilim.
Her eleştiriyi ciddiye almak zorunda hiç değilim.
Çünkü bazen insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük, herkesin söylediklerini eşit derecede önemsemek.
Ben artık kimin konuştuğuna da bakıyorum.
Hayatını yaşamak istediğim birinin tavsiyesini dinlemek başka, hayatından memnun olmayan birinin bana nasıl yaşamam gerektiğini anlatması başka.
İkisini birbirine karıştırmıyorum.
Bir yerde olmak için kendini sürekli kanıtlamak zorunda kalıyorsan, belki de oraya ait değilsindir.
Bu cümleyi geç öğrendim.
Bazı kapıların önünde yıllarca bekliyoruz. İçeri girebilmek için kendimizi değiştiriyoruz. Daha çok çalışıyoruz, daha çok susuyoruz, daha fazla kabul ediliyoruz, daha az kendimiz oluyoruz.
Sonra bir gün içeri giriyoruz.
Ama içeride kendimizi bulamıyoruz.
Çünkü oraya girebilmek için bıraktığımız kişi, aslında oraya ait olan kişiydi.
Belki de bazı yerlerden kovulmak kaybetmek değildir.
Belki bazı insanların hayatından çıkmak, bazı masalarda artık çağrılmamak, bazı çevrelerde eskisi kadar sevilmemek; insanın kendisine geri dönmesinin bedelidir.
Gerçek olduğumuz için kaybettiğimiz her şey sahte değildi belki.
Ama en azından bize ait değildi.
Canım bazen dışarı çıkmak bile istemiyor.
İnsan görmek istemiyorum. Konuşmak istemiyorum. Bir şey anlatmak, kendimi açıklamak, iyiymişim gibi davranmak istemiyorum.
Ama yine de çıkıyorum.
Kendim için.
Çünkü bazen insanın hayata tutunması büyük kararlarla olmuyor. Duş almakla, hazırlanmakla, biraz yürümekle, sevdiği bir yere gitmekle, telefonu bir kenara bırakmakla oluyor.
Kimse görmese de kendin için yaptığın şeyler var.
Ve belki en kıymetlileri onlar.
Çünkü insan bazen başkalarının gözünde iyi görünmek için değil, aynaya baktığında kendisini yarı yolda bırakmadığını bilmek için çabalıyor.
Bir de bütün bunların ortasında hayatın ne kadar kısa olduğunu unutuyoruz.
Bir telefon konuşmasının son konuşmamız olabileceğini düşünmeden kapatıyoruz telefonu.
Bir vedanın gerçekten veda olabileceğini düşünmeden “görüşürüz” diyoruz.
Bir sabah daha uyanacağımızı varsayıyoruz.
Bir şeyleri erteleyip duruyoruz.
Daha iyi bir zaman bekliyoruz.
Daha iyi bir hayat, daha iyi bir iş, daha iyi bir ilişki, daha uygun bir yaş, daha sakin bir dönem...
Sanki hayat bize sonsuz sayıda “sonra” verecekmiş gibi.
Oysa hiçbirimizin garantisi yok.
Ve buna rağmen kendimizi, insanların hakkımızda ne düşündüğüne; kimin bizi sevip sevmediğine; hangi masada yer bulduğumuza; kim tarafından onaylandığımıza fazlasıyla bağlıyoruz.
Bir hayatın bitebileceğini bilip, onu başkalarının beklentilerine göre yaşamaya çalışmak bana artık çok garip geliyor.
Belki biraz daha az açıklama yapmalıyız.
Biraz daha az kendimizi kanıtlamalıyız.
Biraz daha az “Beni yanlış anlamayın” demeliyiz.
Bizi anlamak isteyen zaten bir yolunu bulur.
Anlamak istemeyen için ise ne kadar konuşursak konuşalım, elimizde kalan yalnızca yorgunluk olur.
Ben artık herkes tarafından sevilmek istemiyorum.
Herkes tarafından anlaşılmak da.
Herkesin beni doğru bulması hiç gerekmiyor.
Bazen yanlış insanların gözünde yanlış olmak, doğru kalabilmenin bedelidir.
Ve ben artık o bedelden eskisi kadar korkmuyorum.
Çünkü hayatımın sonunda kendime dönüp baktığımda, “Keşke biraz daha kendim olsaydım” demek istemiyorum.
“Keşke onları daha çok memnun etseydim” de.
Sadece şunu bilmek istiyorum:
Ben kendimi yarı yolda bırakmadım.
Gerisi gerçekten o kadar da önemli değil.