Screenshot 20260825 174615 Chat G P T

Takvimler 2018’i gösteriyordu.

Bir Amerikan başkanı, Türkiye’de yargılanan Amerikalı Rahip Andrew Brunson’ın serbest bırakılmasını istiyordu. Washington’un baskısı giderek artmış, mesele iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin ötesine geçerek ekonomik yaptırımlara kadar uzanmıştı.

12 Ekim 2018’de İzmir’deki mahkeme Brunson’a 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verdi. Ancak tutuklu kaldığı süre dikkate alınarak serbest bırakıldı ve yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı.

Brunson ertesi gün Washington’daydı.

Beyaz Saray’da Başkan Donald Trump’ın yanındaydı.

Bu görüntüler hafızamızda hâlâ taze.

Fakat Türkiye, büyük bir devletin kendi vatandaşı ya da himayesindeki bir kişi için bir Osmanlı/Türk mahkemesinin kararına diplomatik ağırlığını koymasıyla ilk kez karşılaşmıyordu.

Benzer bir hikâye bundan tam 125 yıl önce yaşanmıştı.

Üstelik Ankara’da.

YIL 1893

6 Ocak 1893’te Merzifon, Yozgat, Sivas ve çevresindeki bazı yerleşimlerde Osmanlı yönetimi ve Sultan II. Abdülhamid aleyhine bildiriler ortaya çıktı.

Soruşturma genişledikçe olayın Hınçak örgütlenmesiyle bağlantılı olduğu iddiası üzerinde duruldu. Çok sayıda kişi tutuklandı.

Dosyanın dikkat çeken iki ismi Merzifon Anadolu Koleji’nde öğretmenlik yapan Karabet Tomayan ile Ohannes Kayayan’dı.

Tutuklananların bir bölümü Ankara’ya gönderildi.

Çünkü dava Ankara İstinaf Ceza Mahkemesi’nde görülecekti.

Ve Ankara, henüz Cumhuriyet’in başkenti olmasına otuz yıl bulunan mütevazı bir Osmanlı şehriyken bir anda uluslararası diplomasinin gözünü çevirdiği bir yere dönüştü.

59 SANIKLI DAVA

Yargılama 20 Mayıs 1893’te başladı.

Mahkemenin önünde tam 59 sanık vardı.

Savcılık yalnızca duvarlara asılan bildirileri ortaya koymuyordu. Örgüt nizamnameleri, üye ve kasa defterleri, toplantı kayıtları, mektuplar, gazeteler, mühürler, fotoğraflar ve silahlar da deliller arasındaydı.

Fakat dava kısa sürede Osmanlı Devleti’nin iç meselesi olmaktan çıktı.

İngiltere gelişmeleri yakından izlemeye başladı.

Ankara’daki İngiliz konsolosluk görevlileri Londra’ya raporlar gönderiyor, yabancı gazeteciler davayı takip ediyor, daha mahkeme sonuçlanmadan konu İngiliz Parlamentosu’nda gündeme geliyordu.

Düşünün…

Yıl 1893.

Yer Ankara.

Henüz başkent bile değil.

Ama Ankara’daki bir mahkeme salonunda söylenen sözler Londra’da tartışılıyor.

17 İDAM KARARI

Mahkeme sonunda ağır hükümler verdi.

Kaynaklardaki bazı tarih ve ayrıntı farklılıklarına rağmen, yargılama sonunda 17 sanık hakkında idam kararı verildiği biliniyor. Tomayan ve Kayayan da idama mahkûm edilenler arasındaydı.

Fakat mahkeme kararını vermiş olsa da hikâye bitmedi.

Asıl diplomasi şimdi başlıyordu.

İngiltere devreye girdi.

Londra, özellikle Tomayan ve Kayayan’ın idam edilmemesi için İstanbul üzerindeki baskısını artırdı.

Mesele artık iki kişinin kaderinden daha büyüktü.

Bir tarafta Osmanlı Devleti, kendi topraklarında işlenen suçları kendi mahkemelerinde yargılama hakkını savunuyordu.

Diğer tarafta dönemin en güçlü devletlerinden İngiltere vardı.

Sonunda II. Abdülhamid geri adım attı.

Tomayan ve Kayayan’ın idam cezaları uygulanmadı. İki isim Osmanlı topraklarına bir daha dönmemeleri şartıyla ülke dışına çıkarıldı. Diğer bazı mahkûmların cezalarında da indirimler yapıldı.

Ancak Abdülhamid bunun bir emsal oluşturmamasını özellikle istiyordu.

Çünkü mesele yalnızca Tomayan ve Kayayan değildi.

Mesele egemenlikti.

Bir Osmanlı mahkemesinin verdiği karara yabancı bir devlet ne ölçüde müdahale edebilirdi?

125 YIL SONRA

Şimdi yeniden 2018’e dönelim.

Bu kez karşımızda İngiltere değil Amerika Birleşik Devletleri vardı.

Abdülhamid’in karşısında İngiliz diplomasisi değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında Donald Trump bulunuyordu.

Tomayan ve Kayayan’ın yerinde ise Rahip Andrew Brunson vardı.

Elbette iki olay hukuken ve tarihsel koşulları bakımından aynı değil.

Ama insan ister istemez benzerliği görüyor.

1893’te büyük bir devlet Ankara’daki bir mahkemenin verdiği kararın uygulanmaması için Osmanlı yönetimine baskı yapıyordu.

2018’de dünyanın en güçlü devletlerinden biri Türkiye’de yargılanan kendi vatandaşı için Ankara’ya ağır siyasi ve ekonomik baskı uyguluyordu.

Ve her iki olayın sonunda da yargılanan kişiler Türkiye’den ayrıldı.

Aradan 125 yıl geçmişti.

Devletler değişmişti.

İmparatorluklar yıkılmıştı.

Başkentler değişmişti.

Mahkemeler, kanunlar, rejimler değişmişti.

Ama diplomasinin en eski sorularından biri değişmemişti:

Bir devletin mahkemesi nerede biter, büyük devletlerin gücü nerede başlar?

Belki de tarihin gizlenen tarafı tam burada duruyor.

Bazen geçmiş kendisini tekrar etmez.

Ama insanın önüne öylesine benzer bir sahne koyar ki…

Hatırlamamak mümkün olmaz.

Taner Topçu

Gazeteci, Araştırmacı Yazar