T T 13

Bir insanın okuduğu kitaplardan, kuracağı devlet okunabilir mi?

Anıtkabir'e gidenlerin çoğu sessiz adımlarla mozoleye yürür.

Bazıları müzeyi gezer.

Bazıları üniformalara, otomobillere, madalyalara bakar.

Oysa o binanın içinde, cam vitrinlerin ve katalogların arasında başka bir miras daha vardır.

Sessizdir.

Konuşmaz.

Ama belki de Atatürk'ün en güçlü tanıklığını taşır.

Onun kütüphanesi.

Yaklaşık dört bin üç yüz kitaptan oluşan bu koleksiyon, yalnızca çok kitap okuyan bir devlet adamının bıraktığı kişisel bir arşiv değildir. O raflar, bir liderin zihninin hangi sorularla meşgul olduğunu, hangi fikirlerle mücadele ettiğini ve hangi düşünceleri benimsediğini gösteren sessiz belgelerdir.

Çünkü Atatürk kitap okumuyordu.

Kitaplarla tartışıyordu.

Bugün yayımlanmış kataloglara bakıldığında, kitapların sayısından çok, üzerlerindeki izler dikkat çeker. Kurşun kalemle çizilmiş satırlar... Kenarına düşülmüş kısa notlar... Soru işaretleri... Ünlemler... Bazen yalnızca tek kelimelik bir "doğru", bazen de itirazı ifade eden küçük bir işaret...

Okur değil, sorgulayan bir zihin...

Belki de bu yüzden Atatürk'ün kitaplığına kronolojik bakmak, onun hayatını kronolojik okumaktan daha öğreticidir.

Genç Mustafa Kemal'in raflarında önce askerlik vardır.

Topçu eğitimi...

Sefer planları...

Napolyon...

Clausewitz...

Jomini...

Moltke...

Henüz devlet kuracak bir lider değil, savaş meydanında doğru kararı vermeye çalışan genç bir subay konuşmaktadır.

Sonra Balkan bozgunu gelir.

Ardından Trablusgarp...

Ardından Birinci Dünya Savaşı...

İşte tam bu yıllarda kitaplık değişmeye başlar.

Artık yalnızca savaş nasıl kazanılır sorusu yoktur.

Devlet neden çöker?

İmparatorluklar neden dağılır?

Milliyetçilik nedir?

Avrupa nasıl güçlendi?

Fransız Devrimi neyi değiştirdi?

Bu sorular raflara yerleşmeye başlar.

1919'dan sonra değişim daha da belirgindir.

Anadolu'da savaş devam ederken Atatürk yalnızca cephe raporları okumaz.

Diplomasi okur.

Uluslararası hukuk okur.

Parlamento sistemleri okur.

Anayasalar okur.

Çünkü artık kazanılması gereken yalnızca savaş değildir.

Kurulması gereken bir devlet vardır.

Cumhuriyet ilan edildikten sonra kitaplığın ağırlık merkezi yeniden değişir.

Bu kez ekonomi...

Vergi...

Eğitim...

Hukuk...

Sanayi...

Tarım...

Nüfus politikaları...

Kooperatifçilik...

Yerel yönetimler...

Artık cephe geride kalmıştır.

Masanın üzerinde devlet vardır.

1930'lu yıllara gelindiğinde ise kütüphane bambaşka bir yöne döner.

Türk tarihi...

Orta Asya...

Hititler...

Sümerler...

Eski Anadolu...

Dil...

Antropoloji...

Arkeoloji...

Etnoloji...

İlk bakışta birbirinden kopuk görünen bu alanlar aslında tek bir sorunun etrafında birleşmektedir.

"Bu millet kendisini nasıl tanıyacak?"

İşte Türk Tarih Kurumu'nun...

Türk Dil Kurumu'nun...

Dil ve tarih çalışmalarının...

Arkeolojik kazıların...

Eski Anadolu uygarlıklarına duyulan yoğun ilginin arkasında biraz da bu okuma serüveni vardır.

Atatürk'ün kitaplığında dikkat çeken bir başka özellik ise tek bir düşünceye teslim olmamasıdır.

Aynı konuda birbirine tamamen zıt görüşleri savunan eserler yan yanadır.

Bir Fransız liberali...

Bir Alman askerî teorisyeni...

Bir Osmanlı tarihçisi...

Bir pozitivist düşünür...

Bir din tarihçisi...

Bir sosyalist yazar...

Sanki raflar bile kendi içinde tartışmaktadır.

Belki de Atatürk'ün en önemli yöntemi buydu.

Kendi fikrini doğrulayan kitabı aramak değil...

Kendi fikrini sınayacak kitabı bulmak...

Bugün siyasetçilerin hangi kitapları okuduğunu pek bilmiyoruz.

Çünkü artık kitaplar çoğu zaman dekor olarak görünüyor.

Oysa Atatürk'ün kitapları dekor değildir.

Çalışma arkadaşları, gece geç saatlere kadar süren okuma seanslarını; elinden kalemi düşürmeden satırların altını çizdiğini, önemli gördüğü bölümleri tekrar tekrar incelediğini anlatırlar. Bu yüzden o kitaplar yalnızca okunmuş değildir; çalışılmıştır.

Belki de bu yüzden, Anıtkabir'deki o sessiz raflar yalnızca geçmişi anlatmaz.

Bir yönetme biçimini anlatır.

Karar vermeden önce öğrenmeyi...

Kanaat oluşturmadan önce araştırmayı...

İtiraz etmeden önce anlamayı...

Belki bir gün Anıtkabir'i yeniden gezerken gözünüz madalyalara değil, o kitaplara takılır.

Çünkü bazen bir devletin kuruluş hikâyesi, savaş meydanlarında değil, bir kitabın kenarına düşülmüş küçük bir kurşun kalem çizgisinde saklıdır.

Ve belki de "Gizlenen", tam oradadır. Bir liderin zihnini, en doğru biçimde anlatan şey; yaptığı konuşmalar değil, yıllar boyunca sessizce çevirdiği sayfalardır.