
Büyük savaşların yalnızca cephelerde kazanıldığı sanılır. Oysa bazı zaferler, top sesleri duyulmadan önce başlar. Bir sandığın kapağı açıldığında, bir annenin yıllardır özenle sakladığı çorap bohçası çözüldüğünde, bir çiftçinin kağnısını cephe emrine vermeye razı olduğu anda...
Sakarya Meydan Muharebesi'nin hikâyesi de işte böyle başladı.
1921 yazı, Millî Mücadele'nin en buhranlı günleriydi. Kütahya ve Eskişehir'den çekilen Türk ordusu Sakarya'nın doğusuna kadar gerilemiş, Ankara artık savaşın nefesini ensesinde hisseder olmuştu. Meclis'te başkentin taşınması bile konuşuluyor, cepheden gelen haberler umut kadar endişeyi de büyütüyordu.
Ordunun cephanesi sınırlıydı.
Askerin giyeceği eksikti.
Ulaşım imkânları yetersizdi.
Fakat bütün bunlardan daha önemli bir gerçek vardı: Anadolu'nun iradesi henüz tükenmemişti.
5 Ağustos 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal Paşa'ya Başkomutanlık yetkisini verdi. Ardından 7 ve 8 Ağustos'ta yayımlanan Tekâlif-i Milliye Emirleri, yalnızca askerî bir tedbir değil, milletin tamamını kapsayan tarihî bir seferberlik çağrısı oldu.
Bugün o emirleri okuduğumuzda satırlar arasında yalnızca hukuk dili görmüyoruz. O satırlarda yoksulluğu da görüyoruz; fedakârlığı da...
Her aileden ordunun ihtiyacı için çamaşır, çorap ve çarık isteniyordu.
Taşıt sahipleri belirli günlerde askerî nakliyeyi ücretsiz yapacaktı.
Silah ve cephane saklayanlar bunları teslim edecekti.
Demirciler, marangozlar, saraçlar, nalbantlar, arabacılar... Üreten herkes, artık cephedeki askerin görünmeyen silah arkadaşıydı.
Bugünün ölçüleriyle bakıldığında bunlar ağır yükümlülükler gibi görünebilir.
Oysa o günün Anadolu'sunda kimsenin vereceği fazlası zaten yoktu.
Verilenlerin çoğu, elde kalan son imkânlardı.
Bir çift çorap, belki evdeki son çoraptı.
Kağnıya koşulan öküz, belki tarlanın tek umuduydu.
Gönderilen un, belki çocukların kışlık ekmeğiydi.
Tekâlif-i Milliye'nin gerçek anlamı da burada saklıdır.
Bu emirler, yalnızca mal toplamadı.
Bir milleti ortak bir vicdanda buluşturdu.
Sakarya Zaferi'nin ilk adımı, bana göre 23 Ağustos'ta atılan ilk top atışı değildir. İlk adım, Anadolu insanının elindekini hiç tanımadığı bir Mehmetçikle paylaşmaya karar verdiği gündür.
Tarih çoğu zaman komutanları yazar.
Ama zaferleri mümkün kılan isimsiz insanların hikâyesini daha az anlatır.
Kağnısıyla cephane taşıyan kadınları...
Örsünün başından ayrılmayan ustaları...
Son buğdayını paylaşan köylüleri...
Tekâlif-i Milliye'nin asıl kahramanları, işte o adsız insanlardır.
Yıllar önce Kızılcagün TV'de hazırladığım Sakarya Meydan Muharebesi programlarında da en çok üzerinde durduğum konulardan biri Tekâlif-i Milliye'nin ruhuydu. Çünkü bu kararları yalnızca maddeler hâlinde okumak, onları eksik anlamaktır. Asıl okunması gereken, o maddelerin arkasındaki insan hikâyeleridir.
Bugün dönüp geriye baktığımda aynı kanaatteyim.
Sakarya'yı yalnızca asker kazanmadı.
Sakarya'yı bir millet kazandı.
Belki de Tekâlif-i Milliye'nin bize bıraktığı en büyük miras budur.
Bir milleti ayakta tutan şey, yalnızca silahı değildir.
Gerektiğinde son çorabını, son kağnısını, son lokmasını bile ortak bir geleceğe emanet edebilme iradesidir.