İstanbul’dan İnebolu’ya ayak basan birine kimse doğrudan “kimsin?” diye sormazdı.
Bu soru işgal yıllarında fazla açıktı, fazla tehlikeliydi.
Onun yerine başka bir soru gelirdi:
“Seni kim gönderdi?”
Cevap bir isim değildi.
Bir adres hiç değildi.
Cevap tek kelimeydi: NUH.
Bugün kulağa bir parola gibi geliyor. Ama değil.
Bir şifre desen, o da eksik kalır.
NUH, aslında bir alan ilanıydı.
“Buradayım ama beni buradan ileri götürme” demenin başka bir yoluydu.
“Bu kadarını bilmen yeter” cümlesinin kısaltmasıydı.
Bugünkü dille söylersek: SİT alanı.
NUH dendiği anda konuşma maddi dünyadan çekilirdi. Kimlikler askıya alınır, ayrıntılar silikleşirdi. Karşıdaki anlar, başını hafifçe sallardı. Çünkü bu bir anlaşmaydı. Yazılı değildi, imzalı değildi ama sağlamdı.
İnebolu’nun kendisi de böyleydi zaten. Haritada sıradan bir liman. Ama Milli Mücadele’nin gerçek coğrafyasında korunmuş bir düğüm noktası. Kadınların, çocukların, kayıkçıların, hamalların sessizce kurduğu bir güvenlik alanı. Kimse uzun uzun bir şey anlatmazdı; gerek de yoktu.
Benim İnebolu’yla ilk temasım ise çok daha sonra, çok daha masum bir yerden oldu.
1967 yazıydı. On yaşındaydım. Abim benden beş yaş büyük, o da on beşinde. Babam Kastamonu’da kamu görevlisiydi. Aile büyüklerimiz oturup karar verdiler; iki çocuğu, iki kardeşi, bir defalığına, bir haftalığına İnebolu’ya gönderdiler.
Bugün düşününce hâlâ şaşarım.
1960’ların Türkiye’si…
On ve on beş yaşında iki çocuk, aile onayıyla ve teşvikiyle, hayatlarında ilk ve tek kez bir tatil yaşıyor.
İnebolu’da bir otelde kaldık. Ortak tuvaleti, ortak banyosu olan, o yılların bildik otellerinden. O bir hafta boyunca her gün yürüyerek kasabanın içinden geçer, limana doğru iner, kumsala varırdık. Çok nadir güneşli günlerde güneşlenir, denize girerdik. Bir haftanın sonunda, o tek tatilin bitip Kastamonu’ya döndüğünü hatırlıyorum.
O yaşta İnebolu’yu bugünkü gibi görmüyordum elbette.
Beni ilgilendiren denizdi.
Kumsaldı.
Serinlikti.
Ama bugün geriye dönüp düşündüğümde, o yürüdüğümüz yol başka bir anlam kazanıyor. O kumsal… Sandalların yanaştığı, gemilerin açıkta durup yüklerini kıyıya aktardığı yerdi belki de. İnsanların İstanbul’dan gelip ayak bastığı, sonra da Anadolu’nun içine doğru dağıldığı eşik.
Biz iki çocuk, farkında olmadan korunmuş bir alanın içinde dolaşıyorduk.
Bu noktada insanın aklı ister istemez Yuval Noah Harari’ye gidiyor. Son kitabı Nexus’te Harari, tarihi kralların ya da orduların değil, bilgi ağlarının yazdığını söyler. Güç, neye sahip olduğunla değil; hangi ağın içinde durduğunla ilgilidir.
İnebolu’daki NUH, işte böyle bir ağın kelimesiydi. Analog çağın sessiz bir kimlik doğrulama yöntemi. Ne belge vardı ne kart. Kelime yeterdi. Çünkü kelime, alanı tanımlıyordu.
Bugün erişim izinlerinden, güvenlik protokollerinden, dijital mahremiyetten söz ediyoruz. O gün bunların hepsi tek kelimeye sığmıştı. NUH diyen, kendini korumaya alıyordu. Maddi mahalledeydi ama manevi olarak dokunulmazdı.
Bir haftanın sonunda Kastamonu’ya döndük.
Bir daha böyle bir tatil olmadı. Ne İnebolu’ya çocuk yaşta tek başıma gittim, ne de o duyguyu tekrar yaşadım. Belki de bu yüzden aklımda bu kadar net kaldı. Çünkü ilkler, bir daha tekrarlanmadığında insanın belleğinde daha derin iz bırakıyor.
Bugün şunu daha iyi anlıyorum: Ailelerin iki çocuğu gözleri arkada kalmadan İnebolu’ya gönderebilmesi tesadüf değildi. İnebolu–Kastamonu hattı güvenliydi. Bu hat, yalnızca bir yol değil; tarih boyunca kendini korumayı bilen bir geçiş alanıydı. Kurtuluş Savaşı’nda cephanenin, insanın ve haberin aktığı; barış zamanında ise çocukların bile emanet edilebildiği bir yol.
Belki de bu yüzden NUH kelimesi bu topraklarda karşılık buldu. Çünkü NUH, yalnızca bir parola değil; bir güven ilanıydı. “Buradan geçen korunur” demenin başka bir yoluydu.
O gün ben bunu bilmiyordum.
Ben sadece denizi görüyordum.
Ama bugün biliyorum:
NUH, bir geminin adı değildi yalnızca.
O, Anadolu’da kendini korumanın adıdır.
Ve bazı kelimeler vardır;
kapı açmaz,
ama insanı korur.