Ankara’nın kalbi Ulus’ta atar. Ama bu kalbin atışı yalnız Cumhuriyet’le başlamaz. Çok daha derinlerde, taşın içine kazınmış bir hafıza vardır. Bugün halkın arasından sessizce geçen, çoğu kişinin fark etmeden yanından yürüdüğü Roma Hamamı, bu şehrin en eski tanıklarından biridir.

Ben o taşların arasında defalarca yürüdüm. Kızılcagün TV için yaptığımız çekimlerde kamerayı yerleştirirken, yalnız bir mekânı değil, bir zamanı kadraja aldığımı fark ettim. Çünkü Roma Hamamı yalnız bir yapı değildir. O, Ankara’nın Roma döneminde artık bir sınır kasabası değil, gerçek bir şehir olduğunun ilanıdır.

Bir İmparatorun Kararı: MS 3. Yüzyıl

Roma Hamamı’nın inşası, İmparator Caracalla dönemine, yani MS 212–217 yılları arasına tarihlenir. Bu tarih sıradan değildir. Çünkü Caracalla, Roma İmparatorluğu’nun tüm özgür erkeklerine Roma vatandaşlığı veren hükümdardır. Bu karar, yalnız hukuki değil, mekânsal bir dönüşüm de başlatmıştır.

Vatandaşlık verilen şehirler, Roma’nın mimarisiyle yeniden şekillendirilir. Hamamlar bu sürecin merkezindedir. Çünkü hamam, yalnız temizlenme yeri değil, Roma yaşamının kalbidir.

Ankara’daki Roma Hamamı da işte bu dönüşümün bir sonucudur.

O dönemde Ankara’nın adı Ancyra’dır. Galatların eski başkenti olan bu şehir, artık Roma’nın Anadolu’daki önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Ve Roma, bu yeni statüyü taşla ilan etmek ister.

Bir İnşaatın Anatomisi

Roma Hamamı rastgele bir yere yapılmaz. Şehrin ana aksı olan Cardo Maximus’un, yani kuzey–güney ana caddenin hemen yanında yükselir.

Bu bir tesadüf değildir.

Çünkü Roma’da hamam, şehrin kalbine konur. Herkesin ulaşabileceği, herkesin görebileceği bir yere.

Hamamın planı klasik Roma düzenini takip eder:

Frigidarium (soğukluk)

Tepidarium (ılıklık)

Caldarium (sıcaklık)

Ama asıl mucize, taşın altında saklıdır.

Hypocaust sistemi…

Yani yerden ısıtma.

Küçük tuğla sütunlar üzerine oturtulan zemin, alttan dolaşan sıcak hava sayesinde ısıtılır. Bugün modern binalarda kullandığımız yerden ısıtmanın atası, işte burada, Ankara’da uygulanmıştır.

O taşların altından geçen sıcak hava, yalnız suyu değil, bir medeniyetin iddiasını taşır.

Taşın Dili: Bir Güç Gösterisi

Roma Hamamı’nın büyüklüğü tesadüf değildir.

Bu bir ihtiyaçtan çok, bir mesajdır:

“Roma buradadır.”

Hamamın çevresi yalnız yıkanma alanı değildir. Aynı zamanda spor alanları, avlular ve sosyal buluşma noktalarıyla çevrilidir. İnsanlar burada yalnız temizlenmez. Konuşur, tartışır, siyaset yapar, anlaşmalar yapar.

Yani hamam, Roma’nın küçük bir modelidir.

Yüzyılların Sessizliği

Roma çekildi.

Bizans geldi.

Selçuklu geldi.

Osmanlı geldi.

Ama hamam kaldı.

Taşlar söküldü, başka yapılarda kullanıldı. Toprak yükseldi. Zaman üstünü örttü.

Ve bir gün, 1930’lu yıllarda, Cumhuriyet’in ilk arkeologları bu taşları yeniden gün ışığına çıkardı.

Bu da tesadüf değildir.

Çünkü Cumhuriyet, Ankara’nın yalnız başkentini değil, hafızasını da yeniden kuruyordu.

Roma Hamamı’nın ortaya çıkarılması, yalnız bir arkeolojik kazı değil, bir kimlik keşfiydi.

Kamera ve Hafıza

Kızılcagün TV için yaptığımız çekimlerde kamerayı hamamın ortasına yerleştirdiğim anı hatırlıyorum.

O anda fark ettim:

Bu taşların üzerinde yürüyen yalnız biz değiliz.

İki bin yıl önce burada yürüyen insanların ayak izleri hâlâ bu zeminde.

Bir Roma askeri…

Bir tüccar…

Bir çocuk…

Belki de ilk kez sıcak suyla tanışan bir Anadolu insanı…

Hepsi bu taşların içindeler.

Roma Hamamı, bir yapı değildir.

O, Ankara’nın Roma tarafından “şehir” ilan edildiği andır.

Bugün Ulus’un kalabalığı içinde sessizce duran bu taşlar, aslında hâlâ aynı cümleyi fısıldar:

Bir şehir, önce taşla kurulur.

Ama asıl, hafızayla yaşar.