20 Şubat 1921 sabahı, Londra griydi.
Sis, Thames Nehri’nin üzerinden ağır ağır yükseliyor, St. James’s Sarayı’nın taş duvarlarına tutunuyordu. İngiliz İmparatorluğu’nun kalbi sayılan bu yapı, yüzyıllardır kralları, savaşları ve anlaşmaları görmüştü. Ama o sabah, o salonun içine girecek olan şey bir devlet değildi.
Bir gölgeydi.
Ve o gölge, Ankara’dan geliyordu.
Henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti. Hatta Ankara’nın varlığı bile birçok Avrupa başkenti için geçici bir başkaldırıdan ibaretti. Resmî hükümet hâlâ İstanbul’daydı. Haritalarda başkent hâlâ İstanbul olarak yazıyordu.
Ama haritalar bazen gerçeğin gerisinde kalır.
Çünkü o sırada Anadolu’da başka bir şey doğuyordu.
Bir millet, kendini yeniden kuruyordu.
İtilaf Devletleri bunu görmezden gelemedi. Yunan ordusu Anadolu’nun içlerinde ilerlemiş, ama beklenen çöküş gerçekleşmemişti. Ankara düşmemişti. Aksine, daha da sertleşmişti.
Ve şimdi, bu direnişi anlamak için Ankara’yı Londra’ya çağırmak zorunda kalmışlardı.
Bu, bir davetten çok bir kabullenişti.
St. James’s Sarayı’nın yüksek tavanlı salonunda delegeler yerlerini aldı. İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar… Ve Yunan temsilciler.
Masada bir sandalye daha vardı.
Üzerinde ne bir imparatorluk arması vardı ne de bir hanedan mührü.
Sadece bir isim vardı:
Türkiye Büyük Millet Meclisi.
O sandalyeye oturan adam, Bekir Sami Bey’di.
Ankara’nın temsilcisi.
Bozkırın ortasında doğan bir iradenin temsilcisi.
Toplantı başladığında gözler önce İstanbul Hükümeti temsilcisine çevrildi. Çünkü dünya düzenine göre Türkiye’yi hâlâ İstanbul temsil ediyordu.
Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa ağır ağır ayağa kalktı.
Salondaki herkes onun konuşmasını bekliyordu.
Ama o, tarihin yönünü değiştiren bir cümle kurdu:
“Türkiye’yi temsil eden gerçek heyet burada. Söz hakkı Ankara delegasyonuna aittir.”
O an, salonda görünmeyen bir şey oldu.
Altı yüz yıllık bir imparatorluk, yerini doğmamış bir devlete bıraktı.
Sessizce.
Resmî bir tören olmadan.
Bir cümlenin içinde.
Bekir Sami Bey ayağa kalktığında, aslında yalnız değildi.
Onunla birlikte Ankara’nın rüzgârı da o salona girdi.
Yıkılmış köyler, yanmış kasabalar, cepheden dönmeyen askerler, Sakarya’nın kıyısında bekleyen umut…
Hepsi o salondaydı.
Çünkü o artık bir hükümetin değil, bir milletin temsilcisiydi.
O gün Londra’da bir anlaşma imzalanmadı.
Ama daha önemli bir şey oldu.
Ankara artık yok sayılmıyordu.
Artık bir “isyan merkezi” değil, bir muhataptı.
Bir devlet henüz kurulmamıştı. Ama dünya, onun geleceğini hissetmişti.
Cumhuriyet henüz ilan edilmemişti. Ama Cumhuriyet, o gün Londra’da görünür hale gelmişti.
Aynı saatlerde Ankara’da hayat her zamanki gibiydi. Tozlu yollar, kerpiç evler, sert rüzgâr…
Hiç kimse Londra’daki o salonda neler yaşandığını görmedi.
Ama o gün, Ankara’nın görünmeyen sınırları genişledi.
Bozkırın ortasındaki o yalnız şehir, artık dünyanın diplomasi haritasına girmişti.
Bazı zaferler cephede kazanılır.
Bazıları ise binlerce kilometre ötede, bir sandalyeye oturulduğu anda.
20 Şubat 1921, Ankara’nın Londra’da ilk kez bir devlet gibi durduğu gündür.
Ve bazen bir devlet, önce kendi toprağında değil, başka bir ülkenin salonunda doğar.