Bazı şeyler olur ama tamamlanmaz.
Bir cümle gibi başlar, nokta konmaz. Hayatın içinde asılı kalır. Biz de onunla yaşamayı öğreniriz; öğrenmek zorunda kalırız.

Sabah uyanırsın. Perdeden sızan ışık aynı ışıktır belki ama içindeki ağırlık dünle aynıdır. Çay demlenir, ekmek kızarır, sokaktan geçen ayak sesleri tanıdıktır. Her şey yerli yerindedir ama bir şey eksiktir. Ya da fazladır. İnsan bazen fark edemez; sadece hisseder.

Pazara gidersin. Elindeki poşet hafiftir ama hesabı ağırdır. “Eskiden” diye başlayan cümleler kurarsın; eskiden daha çok alırdık, eskiden yetiyordu, eskiden… Eskiden kelimesi uzar gider. Bugün ise hep biraz eksiktir. Ve yarın, bugünden daha pahalıdır. Bu da bitmez.

Zaman geçer.
Yıllar değişir.
İnsanlar yaşlanır, saçlar beyazlar, fotoğraflar solar.
Ama bazı hisler yerinde kalır. Sanki bir günlüğüne gelmişler gibi değil; kalıcı kiracıdırlar. Kaygı gibi. Yorgunluk gibi. “Acaba”larla dolu geceler gibi.

Hayat bütün bunların arasından sızarak devam eder.
Bir kahkaha duyarsın, istemeden gülümsersin.
Bir şarkı çalar, eski bir günü hatırlarsın.
Biri elini tutar, dünya bir anlığına durur.

İnsan böyle anlarda şaşırır:
Bu kadar olup bitmeyene rağmen nasıl yaşıyoruz?

Belki de cevap budur.
Yaşıyoruz.
Çünkü yaşam, olup bitmeyenlerin arasından kendine yol bulur. Tam iyileşmeden, tam düzelmeden, tam tamamlanmadan… Ama yine de.

Olup bitmeyenler var.
Ve biz, bitmeyenlerin içinde, hayatı bitirmemeye çalışıyoruz.