1929 yılı, dünya ekonomisinin dizlerinin üzerine çöktüğü yıldır. New York borsasının bir sonbahar sabahı çökmesiyle başlayan dalga, Atlantik’i aşarak Avrupa’nın fabrikalarını, Asya’nın limanlarını, Afrika’nın madenlerini susturmuştu. İnsanlığın belleğinde “Büyük Buhran” olarak kazılı kalan bu fırtına, yalnız kasaları değil, umutları da boşalttı.
Ama aynı yıllarda Anadolu’da bambaşka bir tablo vardı:
Henüz savaşın külleri soğumamış, Cumhuriyet yeni doğmuştu. Gazi Mustafa Kemal, mazinin enkazı üzerine kendi ayaklarıyla duran bir ülke inşa etmenin sancılı çabasındaydı. Dünyanın ekonomik imparatorlukları çökerken, biz daha kendi temellerimizi yeni atıyorduk.
Bir Krizin Eşiğinde: Anadolu’nun Durumu
Türkiye 1929’a girdiğinde büyük sanayiye sahip değildi.
Ekonominin kalbi hâlâ toprağın altındaydı: buğday, tütün, pamuk, incir, üzüm…
İhracat bunlara dayanıyor, dış ticaret geliriyle ülke ayakta duruyordu.
Dünya piyasaları çökünce, bu ürünlerin fiyatı da dip yaptı.
Köylü elindeki mahsulü satamaz oldu; tüccar malını çıkaracak liman bulamadı.
Ama Türkiye’nin bir farkı vardı: borçsuz, yeni ve kararlıydı.
Mustafa Kemal, bu sarsıntıyı yalnız bir “felaket” olarak değil, bir yön değişikliği fırsatı olarak gördü.
Artık kaderimizi dünya borsalarının keyfine bırakmayacak, kendi yolumuzu kendimiz çizecektik.
Devletin Direksiyona Geçişi
1929 Buhranı, Türkiye’de devletçiliğin doğuş belgesi sayılır.
Atatürk o dönemde şu sözüyle yeni devrin kapısını araladı:
“Fertlerin yapamayacağı işleri devlet yapacaktır.”
Böylece ekonomik irade özel girişimden devletin eline geçti;
ama bu, ideolojik bir sosyalizm değil, millî kalkınmacı bir modeldi.
Amaç, halkı ve ülkeyi ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durur hâle getirmekti.
Bu modelin ilk büyük adımı, 1933’te başlatılan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı oldu.
Planın ruhu basitti ama devrimcidir:
Kendi şekerini, kendi demirini, kendi dokumasını üretmek.
Sovyet uzmanların katkısıyla çizilen bu plan, Anadolu’da fabrika bacalarının ilk defa göğe yükseldiği yılları başlattı.
Kurumların Doğuşu: Sümerbank’tan Etibank’a
Buhranın ardından birer birer doğan kurumlar, Cumhuriyet’in ekonomik omurgasını kurdu:
- Sümerbank, tekstil ve dokuma sanayisinin öncüsüydü.
- Etibank, yeraltı zenginliklerini işletmek için kuruldu.
- MTA (Maden Tetkik Arama Enstitüsü), toprak altındaki geleceği keşfetme arzusunun adıdır.
- Devlet Demiryolları, yalnız hat değil, üretim damarları döşedi Anadolu’ya.
Kriz, dünyada işsizliği büyütürken, bizde iş yerleri açtı.
Çünkü “devlet eliyle kalkınma”, yalnız ekonomi değil, bir ulusal özgüven projesiydi.
Köylünün Umudu: Tarımda Koruma ve Dayanışma
Buhran, tarladaki alın terini de vurmuştu.
Devlet, köylüyü yalnız bırakmadı:
Ziraat Bankası kredilerini genişletti, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin temelleri atıldı,
ürünler için taban fiyat uygulamaları başladı.
Böylece köylü, “ürettiğiyle iflas eden değil, ürettiğiyle saygı gören” insan hâline geldi.
Atatürk, çiftçiye “milletin efendisi” derken, bu söz artık romantik bir hitap değil,
iktisadî bir hakikate dönüşüyordu.
Para, Güven ve Bağımsızlık
1930’da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kuruldu.
Artık para politikamız Londra bankerlerinin değil, Ankara’nın kontrolündeydi.
Döviz işlemleri devlet denetimine alındı, dış borçlara karşı tedbir alındı.
Ve belki de en önemlisi: Türk Lirası ilk defa kendi onuruyla anılmaya başladı.
Bir Krizden Bir Karakter Doğdu
1929 Buhranı, genç Cumhuriyet için bir sınavdı.
Birçok ülke çöküşle yüzleşirken, Türkiye bu krizden kendi sanayisini ve kurumlarını doğurarak çıktı.
Atatürk’ün şu sözü dönemin özetidir:
“Siyasi bağımsızlık nasıl gerekliyse, ekonomik bağımsızlık da öyle gereklidir.”
1930’ların sonunda Türkiye artık yalnız savaş kazanmış değil, ekonomik iradesini inşa etmiş bir ülkeydi.
Her fabrikanın bacası bir zafer anıtı gibiydi.
Ve o anıtların altında şu fikir yazılıydı:
“Kriz değil, kararlılık belirler bir milletin kaderini.”
Kişisel Not
Belki de 1929 buhranı, Cumhuriyet’in en büyük laboratuvarıydı;
orada sınanan bir milletin adı, bağımsızlıktır.