Bir zamanlar Ankara’da akşam, yalnızca karanlık değildi.

Bir zamanlar Ankara’da akşam, sahneydi.

Güneş Hisar’ın taş omuzlarının arkasına çekilirken, Ankyra’nın taş basamakları dolmaya başlardı. Kadınlar, erkekler, askerler, tüccarlar, çocuklar… Her biri yontulmuş taşlara oturur, gözlerini sahneye dikerdi. Orada yalnızca oyuncular yoktu. Orada Roma vardı.

Çünkü tiyatro, Roma’nın kendisiydi.

Sahne açıldığında yalnız bir hikâye anlatılmazdı. Roma’nın tanrıları yürürdü o sahnede. Jüpiter’in öfkesi, Venüs’ün sessizliği, Mars’ın sertliği… İnsanlar yalnızca izleyici değildi. Onlar, Roma’nın dünyasında yeniden doğuyordu.

Ankyra, o sahnede Roma oluyordu.

Ama hiçbir sahne sonsuza kadar açık kalmaz.

Bir gün, görünmeyen bir şey o sahneye girdi. Ne bir orduydu bu, ne bir deprem. Ne taşları kırdı, ne duvarları yıktı.

Sadece inancı değiştirdi.

Başlangıçta kimse fark etmedi.

Yeni bir inanç, fısıltı halinde dolaşmaya başladı. Kapalı odalarda, loş evlerde, sessizce söylenen bir isim vardı artık:

Tek Tanrı.

Bu Tanrı’nın heykeli yoktu.

Bu Tanrı’nın sahnesi yoktu.

Bu Tanrı’nın oyuncuları yoktu.

Ve en önemlisi, bu Tanrı’nın tiyatroya ihtiyacı yoktu.

Roma’nın tanrıları sahnede yaşardı. Ama bu yeni Tanrı, insanın içinde yaşıyordu.

İşte o anda tiyatro ilk kez yalnız kaldı.

Önce oyuncular azaldı.

Sahneye çıkan sesler seyrekleşti. Eskiden alkışlarla dolan taş basamaklar, artık daha çabuk boşalmaya başladı. İnsanlar hâlâ geliyordu. Ama eskisi gibi değildi. Artık o sahnede anlatılan hikâyeler, onların dünyasını açıklamıyordu.

Çünkü onların dünyası değişmişti.

Roma’nın tanrıları gökyüzünden çekilirken, sahne de anlamını kaybediyordu.

Bir gün geldi, sahne açılmadı.

Ne bir ferman okundu, ne bir yasak ilan edildi. Kimse gelip kapıları kapatmadı. Hiç kimse “burada artık oyun oynanmayacak” demedi.

Ama oyun oynanmadı.

Tiyatro, bir emirle değil, terk edilerek öldü.

Sonra sessizlik geldi.

Taş basamaklara rüzgâr oturdu. Sahnenin ortasında otlar büyümeye başladı. Bir zamanlar imparatorların adının yankılandığı yerde, artık yalnızca rüzgâr konuşuyordu.

Roma’nın tanrıları, bu şehri sessizce terk etmişti.

Ama taşlar kaldı.

Çünkü taşlar unutmaz.

Taşlar, alkışın sesini de hatırlar, sessizliğin ağırlığını da.

Bir zamanlar o taşların üzerinde Roma’nın dünyası kurulmuştu. Sonra o dünya, tek bir çekiç darbesi olmadan sona erdi.

Bir inanç geldi. Ve sahneyi gereksiz kıldı.

Ankyra’nın tiyatrosu böyle öldü.

Yıkılarak değil.

Yakılarak değil.

Unutularak.

Ve belki de bir tiyatronun en gerçek ölümü budur.

Çünkü sahne, ancak hatırlandığı sürece yaşar.