Ulus’ta, Anafartalar Caddesi’nin kalabalığından yalnızca birkaç adım uzaklaştığınızda, Ankara’nın sesinin birden değiştiğini hissedersiniz. Gürültü azalır, taş duvarlar yükselir ve sanki şehir bir an için nefesini tutar. İşte o sessizliğin içinde, bugün hâlâ buharı tüten bir yapı vardır: Şengül Hamamı.
Bu hamam, yalnızca bir hamam değildir. O, artık var olmayan bir mahallenin son tanığıdır.
Bugün “İstiklal Mahallesi” olarak bildiğimiz bu dar sokaklar, Osmanlı Ankara’sında açıkça “Yahudi Mahallesi” olarak anılırdı. Bu mahalle, Ankara’nın ticari ve kültürel dokusunun ayrılmaz bir parçasıydı. Evler, avlular, küçük dükkânlar ve en önemlisi, sinagog… Ve sinagogun hemen yanı başında, yalnızca birkaç adım mesafede, Şengül Hamamı yükselirdi.
Bu yakınlık bir rastlantı değildi.
Çünkü hamamın içinde, Yahudi cemaatinin dini arınma ihtiyaçlarına uygun özel bir bölüm bulunuyordu. Bu, Osmanlı Ankara’sının çok kültürlü yapısının somut bir ifadesiydi. Aynı taş duvarların içinde, farklı inançların insanları aynı sıcak suyun buharında arınır, aynı taşın üzerinde oturur, aynı şehrin parçası olduklarını hissederdi.
Şengül Hamamı’nın hikâyesi, Osmanlı’nın yükselme çağlarına kadar uzanır. 15. yüzyılda Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa tarafından yaptırılmıştı. Ancak bu bir lüks yapısı değil, bir vakıf eseriydi. Gelirleri, İshak Paşa’nın başka bir şehirde kurduğu imarethanenin ihtiyaçlarını karşılıyordu. Yani Ankara’daki bu hamamın sıcak suyu, yüzlerce kilometre ötede bir yoksulun sofrasına ekmek olarak dönüyordu.
Osmanlı şehirlerinde hamamlar yalnızca temizlik mekânı değildi. Onlar, şehir ekonomisinin kalbiydi. Vakıf sisteminin görünmeyen damarlarıydı. Şengül Hamamı da bu damarların Ankara’daki güçlü atışlarından biriydi.
Zaman geçti.
Yüzyıllar değişti.
1792 yılında hamamın külhanı onarıldı. Ateşi yeniden güçlendirildi. Çünkü o ateş yalnızca suyu değil, şehrin sürekliliğini de ısıtıyordu.
1673’te bir başka dönüşüm yaşandı. Hamam, Zincirli Camii vakfına bağlandı. Böylece bir inanç yapısının ekonomik güvencesi haline geldi. Bu, Osmanlı şehir organizasyonunun mükemmel döngüsünü gösteriyordu: Su, inancı besliyordu.
Ama Ankara’nın kaderi kolay olmadı.
1916’daki büyük yangın, Yahudi Mahallesi’nin önemli bölümünü yok etti. Evler yandı. Avlular çöktü. Kapılar bir daha açılmamak üzere kapandı.
Cumhuriyet yıllarında ise başka bir sessizlik başladı.
Göçler…
Ekonomik kırılmalar…
Yeni hayatlar…
Ve bir gün, mahalle neredeyse tamamen boşaldı.
Sinagog kaldı. Ama sesi azaldı.
Evler kaldı. Ama içleri boşaldı.
Ve Şengül Hamamı kaldı.
Ama o susmadı.
Hâlâ ateşi yanıyor.
Bugün Şengül Hamamı’na girdiğinizde, yalnızca sıcak suyun buharını değil, tarihin buharını da hissedersiniz. O kubbelerin altında yalnızca bedenler değil, yüzyıllar arınmıştır.
Kadınların düğün öncesi heyecanları…
Tüccarların günün yorgunluğunu attığı akşamlar…
Şabat öncesi arınan bedenler…
Cumhuriyet memurlarının sessiz dinlenmeleri…
Hepsi aynı taşın üzerinde iz bıraktı.
Bugün Ulus’ta Yahudi Mahallesi artık yok. Onu oluşturan hayatlar, başka şehirlere, başka ülkelere dağıldı. Ama Şengül Hamamı hâlâ burada.
Bir şehrin hafızası bazen kitaplarda değil, taşın içinde yaşar.
Şengül Hamamı, Ankara’nın unutulmuş bir cemaatinin, kaybolmuş bir mahallenin ve hâlâ sönmemiş bir ateşin adıdır.
Ve o ateş, bize şunu fısıldar:
Bir şehir, insanları gittikten sonra bile yaşamaya devam eder.
Yeter ki taşları konuşmayı unutmasın.