Bazı tarihler vardır, top sesleriyle hatırlanır.
Bazıları ise sessizlikle.
19 Şubat 1932, sessiz bir devrimin tarihidir.
O gün Ankara’da ne bir bayrak töreni vardı ne de bir zafer geçidi. Ne düşman kaçıyordu ne de bir cephe yarılıyordu. Ama o gün, Cumhuriyet’in en büyük cephelerinden biri açıldı: insanın zihni.
Çünkü Mustafa Kemal, savaşı kazanmanın yetmediğini biliyordu.
Bir ülke kurtarılabilirdi. Ama bir milletin yeniden doğması, daha uzun bir yolculuktu.
1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde Anadolu hâlâ yorgundu. Köylerin çoğunda okul yoktu. Okuma yazma bilenlerin oranı son derece düşüktü. Yüzyıllar boyunca “kul” olarak yaşamış insanlar, bir sabah uyandıklarında “yurttaş” olmuşlardı.
Ama yurttaşlık, bir gecede öğrenilen bir şey değildir.
Devlet kurulmuştu. Ama Cumhuriyet’in ruhu henüz toplumun damarlarına tam olarak işlememişti.
Mustafa Kemal’in asıl savaşı şimdi başlıyordu.
Silahla değil, fikirle.
19 Şubat 1932 günü, Türkiye’nin farklı şehirlerinde aynı anda yeni kapılar açıldı.
Ankara’da…
İstanbul’da…
İzmir’de…
Bursa’da…
Konya’da…
Samsun’da…
Ve Anadolu’nun başka şehirlerinde.
Bu kapıların üzerinde tek bir isim yazıyordu:
Halkevi.
Bu, sıradan bir bina değildi. Bir devlet dairesi değildi. Bir okul da değildi. Ama hepsinden birazdı.
İçeri giren biri kitapla karşılaşırdı. Bir başkası tiyatro izlerdi. Bir başkası okuma yazma öğrenirdi. Bir başkası ilk kez bir konferans dinlerdi.
Bazıları için bu kapı, hayatlarında ilk kez açılan bir kapıydı.
Ankara Halkevi, Cumhuriyet’in kalbinin attığı Ulus’ta yükseldi. Bugün Opera binası olarak bildiğimiz o yapı, bir zamanlar Cumhuriyet’in kendini anlattığı yerdi.
Memurlar, öğrenciler, gençler, kadınlar, işçiler…
Hepsi aynı çatı altında buluşuyordu.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca yönetenlerin değil, anlayanların rejimiydi.
Mustafa Kemal bunu çok iyi biliyordu.
Bir milleti özgür kılmak için, önce onu düşünen bir millet haline getirmek gerekiyordu.
Halkevleri kısa sürede Anadolu’nun dört bir yanına yayıldı.
Küçük kasabalarda, unutulmuş şehirlerde, kimsenin uğramadığı yerlerde bile Cumhuriyet kendine bir oda açtı.
O odalarda kitaplar vardı. Haritalar vardı. Kürsüler vardı.
Ve en önemlisi, umut vardı.
Bir köylü ilk kez bir kitabın sayfasını çevirdiğinde, Cumhuriyet biraz daha kök salıyordu.
Bir genç ilk kez bir sahnede konuştuğunda, Cumhuriyet biraz daha büyüyordu.
Bir kadın ilk kez bir toplantıya katıldığında, Cumhuriyet biraz daha derinleşiyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Kurtuluş Savaşı’nı bir milletin bedenini kurtaran mücadele olarak görürüz.
Ama Halkevleri, o milletin zihnini özgürleştiren mücadeledir.
Çünkü Mustafa Kemal şunu biliyordu:
Cehalet, işgal ordularından daha tehlikelidir.
Ve bir millet, ancak düşünmeye başladığında gerçekten özgür olur.
Bugün Ulus’tan geçerken, Opera binasının önünde duranların çoğu, o duvarların bir zamanlar taşıdığı anlamı bilmez.
Ama o duvarlar tanıktır.
Bir milletin kendini öğrenmeye başladığı güne tanıktır.
19 Şubat 1932, bir binanın açıldığı gün değildir.
Bir milletin zihninde ışığın yakıldığı gündür.
Ve bazı ışıklar, bir kez yandı mı, artık hiç sönmez.