
İnsan, belki de evrenin en büyük paradoksudur.
Çünkü gördüğüne inanır; ama gördüğünün, var olanın bütünü olduğundan hiçbir zaman emin olamaz.
Bir balık denizi sorgulayamaz. Çünkü denizin dışında bir deneyimi yoktur. Belki biz de zamanın, mekânın ve algının içinde yüzen canlılarız. İçinde bulunduğumuz gerçekliği "bütün gerçeklik" sanıyoruz. Oysa bu, yalnızca bize açılmış küçük bir pencereden ibaret olabilir.
Dördüncü boyut…
Beşinci boyut…
Bu kavramlar çoğu zaman fizik kitaplarında karşımıza çıkar. Fakat beni asıl ilgilendiren onların matematiksel karşılığı değil; insan zihninde uyandırdığı sorudur.
Acaba gerçeklik, algılayabildiğimizden daha büyük olabilir mi?
İnsanlık tarihi biraz da bu sorunun tarihidir.
İlk insan gökyüzüne baktığında yıldızların neden hareket ettiğini bilmiyordu. Güneşin doğuşunu ve batışını açıklayamıyordu. Şimşeği tanrılarla ilişkilendiriyor, rüzgârı görünmeyen ruhların nefesi sanıyordu. Bilmediklerini hayal gücüyle tamamladı.
Bugün ise durum tersine döndü.
Artık çok şey biliyoruz.
Ama belki de bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında yalnızca ince bir çizgiden ibaret.
Bazen peş peşe aynı isim çıkar karşımıza.
Aynı cümleyi farklı insanlardan duyarız.
Bir kitabı kapatırız; ertesi gün aynı düşünce bir filmde belirir.
Bir melodiyi unuttuğumuzu sanırız; yıllar sonra hiç beklemediğimiz bir sokakta yeniden işitiriz.
Bütün bunlar yalnızca rastlantı mıdır?
Belki öyledir.
Belki değildir.
Kesin bir cevap vermek istemiyorum.
Çünkü bazen cevaptan daha kıymetli olan, sorunun kendisidir.
Belki de insanın olgunlaşması, kesin cevaplara sahip olmak değil; belirsizlikle dost olabilmektir.
Felsefe tam da burada başlar.
Gerçekliğin sınırlarını değil, kendi algımızın sınırlarını sorguladığımız anda.
Belki beşinci boyut, fizikçilerin hesapladığı görünmez bir eksen değildir.
Belki o, insanın henüz tanımlayamadığı farkındalığın adıdır.
Belki de yeni bir mekân değil, yeni bir bakıştır.
Çünkü aynı dünyaya bakan iki insan, iki farklı evrende yaşayabilir.
Birinin gördüğü yalnızca taşlardan yapılmış eski bir duvardır.
Diğerinin gördüğü ise yüzyılların sessizliğini taşıyan bir hafızadır.
Demek ki bazen değişen evren değil, evrene bakan bilinçtir.
Belki de insanın gerçek yolculuğu kilometrelerle ölçülmez.
Ne yıldızlara gitmek…
Ne başka galaksilere ulaşmak…
Asıl yolculuk, kendi algısının sınırlarını aşabilmektir.
İnsan, gördüğü dünyanın son olmadığını hissettiği gün değişmeye başlar.
İşte o anda, yaşadığı şehir de başka görünür.
Okuduğu kitap da…
Dinlediği türkü de…
Karşılaştığı insanlar da…
Çünkü evren, belki de kendisini değiştiren insana yeniden görünmeye başlar.
Ve belki en büyük sır şudur:
İnsan, bazen yeni bir boyuta geçmez.
Yeni bir anlam katmanına uyanır.