Yaz aylarının vazgeçilmez sebzelerinden domates, bu kez rengiyle değil, içeriğindeki pestisitlerle gündemde. Greenpeace Türkiye’nin her yıl ağustos ayında gerçekleştirdiği “İçinde Ne Var?” kampanyası kapsamında Ankara ve İstanbul’daki büyük marketlerden alınan domatesler laboratuvarda mercek altına alındı.

Uluslararası akredite bir laboratuvarda yapılan incelemelerde 20 domates örneğinin 3’ünde, yani yüzde 15’inde mevzuata aykırı pestisit kullanımı tespit edildi.

Daha da dikkat çekici sonuç ise mevzuata aykırılık belirlenen üç üründen ikisinde, domateste kullanımına ruhsat verilmeyen etken maddelerin bulunması oldu. Söz konusu ürünlerin, reyondaki Hal Kayıt Sistemi bilgilerine göre “iyi tarım” logolu olması ise araştırmanın en çarpıcı ayrıntılarından biri olarak öne çıktı.

14 domateste PFAS’lı pestisit bulundu

Araştırmanın dikkat çeken bir diğer sonucu ise PFAS içeren pestisitler oldu.

“Kalıcı kimyasallar” olarak da bilinen per- ve polifloroalkil maddeler (PFAS) içeren pestisitlerin çocuk sağlığı açısından risk oluşturabileceğine dikkat çekilirken, incelenen 20 domates örneğinin 14’ünde en az bir PFAS’lı maddeye rastlandığı bildirildi.

Örneklerin yalnızca birinde herhangi bir pestisit izine rastlanmaması ise sofralarımıza ulaşan sebze ve meyvelerde pestisit kullanımının boyutuna ilişkin soru işaretlerini artırdı.

Burada mesele yalnızca tek bir pestisitin yasal sınırları aşıp aşmaması değil. Bir üründe birden fazla kimyasalın aynı anda bulunmasının yaratabileceği “kokteyl etkisi” de tartışmanın önemli başlıklarından biri.

Greenpeace’ten marketlere “daha sıkı denetim” çağrısı

Greenpeace Türkiye, domates analizlerinin yanı sıra market zincirlerinin pestisit politikalarını da değerlendirdi. Hazırlanan “Market Karnesi”nde marketlerin kamuoyuna açıkladıkları politika ve taahhütlere 75 puan, bağımsız laboratuvarlarda test edilen ürün sonuçlarına ise 25 puan ayrıldı.

Kuruluş, özellikle organize perakende zincirlerinin taze meyve ve sebze tedarik zincirinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini savunuyor.

Greenpeace Türkiye’nin talepleri arasında tedarik zincirinde tam şeffaflığın sağlanması, pestisitlerin oluşturduğu kokteyl etkisine karşı sıfır tolerans gösterilmesi, daha sıkı kalıntı limitlerinin uygulanması ve çiftçilerin refahının korunması bulunuyor.

“Pestisitsiz gıdaya erişim bir hak”

Greenpeace Türkiye ayrıca yaş meyve ve sebze tedarik zincirinde bağımsız laboratuvar denetimlerinin standart hale getirilmesini ve analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılmasını istiyor.

Kuruluşun önerileri arasında, bir üründe yasal sınırların altında olsa dahi en fazla üç farklı pestisit etken maddesine izin verilmesi ve marketlerin kendi iç standartlarında maksimum kalıntı limitlerini devletin belirlediği sınırların yüzde 20 altında tutması da yer alıyor.

Greenpeace Türkiye Direktörü Berkan Özyer, konuyla ilgili değerlendirmesinde pestisitsiz gıdaya erişimin bir hak olduğunu vurgulayarak, büyük market zincirlerinin denetim altyapısı oluşturabilecek ekonomik ve organizasyonel güce sahip olduğunu ifade etti.

Denetimlerde binlerce uygunsuzluk tespit edilmişti

Özyer, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2021-2023 dönemine ilişkin verilerini de gündeme getirdi. Buna göre 55 üründe gerçekleştirilen denetimlerde alınan 246 bin 946 numunenin 6 bin 369’unda uygunsuzluk tespit edildi.

Greenpeace Türkiye, yeni kampanyasında bu nedenle yalnızca üreticileri değil, tedarik zincirinde belirleyici konumda bulunan organize perakende zincirlerini de odağına aldı.

Tarladan sofraya uzanan zincirde sorumluluk kimde?

Domates örneği aslında daha büyük bir tartışmanın kapısını aralıyor. Tüketici, market rafında satın aldığı ürünün nasıl yetiştirildiğini, hangi ilaçların kullanıldığını ve ürünün hangi denetimlerden geçtiğini çoğu zaman bilmiyor.

Bir ürünün “iyi tarım” logosu taşıması da tüketicinin kafasındaki bütün soru işaretlerini ortadan kaldırmaya yetmiyor. Çünkü asıl ihtiyaç duyulan şey, tarladan market rafına kadar uzanan süreçte şeffaf, bağımsız ve düzenli denetim.

Her gün sofralarımıza giren domates, salatalık, biber ve diğer sebze-meyveler yalnızca lezzetleriyle değil, içerdikleri kimyasallarla da gündeme geliyorsa burada tüketicinin üzerine daha fazla sorumluluk yüklemek yerine denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekiyor.

Çünkü tüketicinin beklentisi son derece basit: Parasını ödediği gıdanın sağlıklı ve güvenilir olduğundan emin olmak.