
Bazı kitaplar okunmaz.
İnsanın başına gelir.
Henry Miller’ın Sexus, Plexus, Nexus üçlemesi benim için hep böyle oldu.
Bu üç kitabı hiçbir zaman yalnızca roman olarak görmedim. Bir yazarın hayatını anlattığı, cinselliğini sergilediği, New York sokaklarında dolaştığı, kadınları, açlığı, parasızlığı, dostluğu ve yazarlık tutkusunu anlattığı üç kalın kitap değildi bunlar.
Bunlar bir insanın, kendisine öğretilmiş hayata karşı açtığı savaştı.
Bu yüzden yıllar önce iki kızım için çok istediğim bir şey vardı.
Liseyi bitirmeden Henry Miller’ı okusunlar istedim.
Sexus’u.
Plexus’u.
Nexus’u.
Okudular.
Ama benim için asıl kıymetli olan bu değildi.
Doğru anladılar.
Bugün kızlarımdan biri İngiltere’de bir yatırım bankasında yönetici. Diğeri Bilkent mezunu; Türkiye’de internetin, yeni dünyanın, ağların ve dijital ilişkilerin içinde kendi yolunu arıyor.
Hayat onları birbirinden farklı yerlere götürdü.
Ama bir baba olarak geriye dönüp baktığımda, onlara bıraktığım şeyler arasında en kıymetlilerinden birinin Henry Miller’la erken yaşta karşılaşmaları olduğunu düşünüyorum.
Çünkü çocuklarımızı hayata hazırladığımızı sanıyoruz.
Oysa çoğu zaman onları yalnızca düzene hazırlıyoruz.
İyi bir okul.
İyi bir diploma.
İyi bir iş.
İyi bir evlilik.
İyi bir gelir.
Ve mümkünse fazla soru sormadan tamamlanacak makul bir hayat.
Henry Miller tam da burada ortaya çıkar.
Ve bütün bu düzgün cümlelerin ortasına bir sandalye fırlatır.
Çünkü onun meselesi başarı değildir.
Mutluluk da değildir.
Ahlâk hiç değildir.
Onun meselesi yaşamaktır.
Ama gerçekten yaşamak.
İnsanın kendi hayatının içinde bulunması.
Kendi arzusunu tanıması.
Kendi karanlığından korkmaması.
Başkalarının doğrularıyla kendisine bir hapishane kurmaması.
Sexus, ilk bakışta bedenin kitabıdır.
Ama yalnızca ilk bakışta.
Çünkü Miller’da beden, ten değildir sadece. Beden, toplumun insana çektiği sınırın başladığı yerdir. Arzu bu yüzden önemlidir. Çünkü arzu, insanın kendisi hakkında söylediği ilk dürüst cümledir.
İnsan neyi istiyor?
Neden istiyor?
Kendisinden neyi saklıyor?
Hangi hayatı yaşıyor, hangi hayatı yalnızca hayal ediyor?
Sexus bunları sorar.
Ve insanın yüzüne bakar.
Uzun uzun.
Rahatsız edici biçimde.
Plexus geldiğinde mesele daha da ağırlaşır.
Artık beden yetmez.
İnsan, hayatını neyle kuracaktır?
Para yoktur.
Düzen yoktur.
Gelecek belirsizdir.
Çevrede herkes sana ne olman gerektiğini söylemektedir.
İşte Plexus, insanın kendisini kurmaya çalışırken içine düştüğü büyük karmaşanın kitabıdır.
Bir adam yazmak istemektedir.
Dünya ise ona çalışmasını söylemektedir.
Bir adam özgür olmak istemektedir.
Dünya ona kira borcunu hatırlatmaktadır.
Bir adam kendi sesini bulmak istemektedir.
Dünya ona başkalarının cümlelerini tekrar etmesini önermektedir.
Bu çatışmayı anlamayan, Henry Miller’ı anlamaz.
Çünkü onun bütün hayatı şu sorunun etrafında döner:
İnsan, hayatta kalmak uğruna hayatından ne kadar vazgeçebilir?
Ve sonra Nexus gelir.
Bağ.
Düğüm.
Kopuş.
İnsanlardan ayrılmak, insanlara bağlanmak, bir kadını kaybetmek, bir şehri terk etmek, eski benliğini öldürmek…
Nexus, insanın kendisine ulaşmak için bazen her şeyden uzaklaşması gerektiğini anlatır.
Bu yüzden üçleme aslında bir insanın üç ayrı hikâyesi değildir.
Tek bir doğumun üç sancısıdır.
Sexus’ta insan bedenini geri alır.
Plexus’ta hayatını.
Nexus’ta kendisini.
Belki bu yüzden genç insanlara hâlâ bu kitapları öneriyorum.
Henry Miller gibi yaşasınlar diye değil.
Onun yaptıklarını yapsınlar diye hiç değil.
Onun kadar dağınık, yıkıcı ya da pervasız olsunlar diye değil.
Kendi hayatlarına karşı uyanık olsunlar diye.
Çünkü genç bir insana verilebilecek en büyük zarar, ona hayatın önceden yazılmış bir senaryo olduğunu düşündürmektir.
Oku.
Mezun ol.
İşe gir.
Yüksel.
Evlen.
Ev al.
Yaşlan.
Ve bütün bunları yaparken bir gün bile kendine şu soruyu sorma:
Ben neredeyim?
Henry Miller’ın tehlikesi buradadır.
O soruyu sordurur.
Hem de insanın kolayca kaçamayacağı bir biçimde.
Ben iki kızımın bu soruyla erken karşılaşmasını istedim.
Belki bir baba olarak yapabileceğim en doğru şeylerden biriydi.
Çünkü çocuklarımızın hayatını seçemeyiz.
Onları acıdan koruyamayız.
Yanlış insanlardan, kötü kararlardan, kayıplardan, kırılmalardan sonsuza kadar uzak tutamayız.
Ama onlara bir iç ses bırakabiliriz.
Bir kuşku.
Bir itiraz.
Bir cümle.
Kendilerine ait olmayan bir hayatın içinde yıllarca uyumamaları için küçük bir rahatsızlık bırakabiliriz.
Benim kızlarıma bırakmak istediğim şeylerden biri buydu.
Henry Miller’ın o büyük, hoyrat, bazen rahatsız edici ama daima canlı sorusu:
Yaşadığın hayat gerçekten senin mi?
Yıllar geçti.
Kızlarım büyüdü.
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı hayatlar kurdular.
Ben ise hâlâ genç insanlara Sexus, Plexus, Nexus okumalarını söylüyorum.
Çünkü insanın hayata karşı bir duruşu olmalı.
Bir mesafesi.
Bir itirazı.
Kendi yalnızlığıyla baş edebilecek kadar iç dünyası, kalabalığın doğrularından şüphe edecek kadar cesareti olmalı.
Henry Miller insana nasıl yaşaması gerektiğini öğretmez.
Daha önemli bir şey yapar.
Başkalarının senin yerine yaşamasına izin vermemen gerektiğini hatırlatır.
Bazı babalar çocuklarına ev bırakır.
Bazıları para.
Bazıları bir soyadı.
Ben kızlarıma, başka şeylerin yanında, üç kitap bırakmak istedim.
Sexus.
Plexus.
Nexus.
Çünkü hayat, insanın başına yalnızca bir kez gelir.
Ve onu başkasının doğrularıyla yaşamak, bana hep en büyük israf gibi göründü.