Bir yerlere yetişmenin mi, bir şeyleri başarmanın mı, herkes tarafından sevilmenin mi, yoksa bir gün dönüp kendi hayatımıza baktığımızda “Evet, ben bunu gerçekten istedim” diyebilmenin mi?
Belki de hayatın en yorucu tarafı, ne istediğimizi bilmeden sürekli bir şeylerin peşinden koşuyor olmamız.
Daha başarılı olmalıyız.
Daha güçlü durmalıyız.
Daha anlayışlı olmalıyız.
Daha çok çalışmalıyız.
Daha az kırılmalıyız.
Daha çok uyum sağlamalıyız.
Peki bütün bunları neden yapıyoruz?
Kimin belirlediği bir hayatın içine sığmaya çalışıyoruz?
Bazen insan kendini geliştirmekle kendini zorlamak arasındaki çizgiyi kaybediyor. “Daha iyisi olmalıyım” düşüncesi, bir süre sonra “Olduğum halim yetmiyor” duygusuna dönüşebiliyor. Oysa her zaman biraz daha fazlasını istemek, her zaman biraz daha fazlasını yapabilecek durumda olduğumuz anlamına gelmiyor.
İnsan her şeye yetişmek zorunda değil.
Her kapıyı açık tutmak, her fırsatı değerlendirmek, herkesin beklentisini karşılamak zorunda değil.
Çünkü hayat, bütün ihtimalleri deneyimlemek için verilmiş sonsuz bir zaman değil.
Her şeye uyum sağlamak zorunda mıyız?
Bize çoğu zaman uyum sağlamanın olgunluk olduğu öğretildi.
Ortamına uyum sağla.
İnsanlara uyum sağla.
Şartlara uyum sağla.
İşine uyum sağla.
İlişkine uyum sağla.
Elbette hayatın içinde esnemek gerekiyor. İnsan değişiyor, şartlar değişiyor, ilişkiler değişiyor. Bazen istediğimiz değil, mümkün olan üzerinden ilerlememiz gerekiyor.
Ama uyum sağlamak ile kendinden vazgeçmek aynı şey değil.
Bir yere ait olabilmek için sürekli kendimizden eksiliyorsak, oraya gerçekten ait miyiz?
Bir ilişkide huzur bozulmasın diye sürekli susuyorsak, o huzur gerçekten huzur mu?
Bir işte kabul görmek için sürekli kapasitemizin üzerinde çalışıyorsak, orada başarılı mı oluyoruz yoksa sadece tükeniyor muyuz?
Belki de bazen uyum sağlamak değil, kendimize dönmek gerekiyor.
Peki “hayır” derken neden bu kadar düşünüyoruz?
“Hayır” dediğimizde bile arkasından onlarca soru geliyor.
Acaba kırıldı mı?
Yanlış mı anladı?
Bencil olduğumu mu düşündü?
Fazla mı tepki verdim?
Bir daha beni çağırmaz mı?
Beni sevmez mi?
Oysa bir şeye “hayır” demek, karşımızdaki insanı reddetmek anlamına gelmeyebilir. Bazen yalnızca kendi sınırımızı fark ettiğimizi gösterir.
Psikolojik açıdan da “hayır” diyebilmek, kişinin zamanı, enerjisi ve değerleriyle neyin uyumlu olduğunu değerlendirmesiyle ilişkili. Her “evet” başka bir şeye ayırabileceğimiz zaman ve enerjiden vazgeçmek anlamına geliyor.
Belki de asıl mesele, “Hayır dersem ne düşünürler?” sorusundan önce “Ben neden evet demek istemiyorum?” sorusunu sorabilmek.
Çünkü bazen başkalarını kırmamak için kendimizi kırıyoruz.
Ve bunu o kadar uzun süre yapıyoruz ki, bir gün kendi sesimizi duymakta zorlanıyoruz.
Kendimize ne zaman sıra gelecek?
Hayatın içinde hep bir sonraki aşamaya hazırlanıyoruz.
Okul bitecek, iş başlayacak.
İş düzene girecek, sonra başka bir hedef gelecek.
Bir şeyler yoluna girecek, sonra başka bir şey için mücadele edeceğiz.
Sanki hayat hep biraz sonra başlayacakmış gibi.
Bir gün her şey tamamlandığında dinleneceğiz.
Bir gün yeterince başarılı olduğumuzda kendimizle gurur duyacağız.
Bir gün herkes bizi anladığında rahat edeceğiz.
Ama belki de o “bir gün” hiç gelmeyecek.
Çünkü hayatın doğası tamamlanmak değil, devam etmek.
Bu yüzden belki de mesele bütün sorunları çözmek değil; sorunların, beklentilerin ve yetişilmesi gerekenlerin arasında kendimizi kaybetmemek.
Kendimizi zorlamak her zaman güç değildir
Kendimizi zorlamanın da romantikleştirildiği bir dönemdeyiz.
Uykusuz kalmak başarı gibi anlatılıyor.
Çok çalışmak değer göstergesi sayılıyor.
Dinlenmek bazen tembellikmiş gibi hissettiriliyor.
Oysa insanın durmaya da hakkı var.
Her mücadele kazanılmak zorunda değil.
Her fırsat değerlendirilmek zorunda değil.
Her insan hayatımızda tutulmak zorunda değil.
Her ilişki sürdürülmek zorunda değil.
Her beklenti karşılanmak zorunda değil.
Ve belki en önemlisi, her zaman güçlü olmak zorunda değiliz.
Bazen “Ben artık bunu istemiyorum” diyebilmek de bir güç.
Bazen “Buna yetişemiyorum” diyebilmek.
Bazen “Bu bana iyi gelmiyor” diyebilmek.
Bazen de hiçbir açıklama yapmadan yalnızca kendimizi dinlemek.
Peki ne için varız?
Belki bunun tek bir cevabı yok.
Herkesin hayatına yüklediği anlam başka.
Kimi üretmekte buluyor kendini, kimi sevmekte, kimi bir çocuğun elini tutmakta, kimi bir şeyler yazmakta, kimi dünyayı değiştirmeye çalışmakta.
Belki de hayatın anlamı bize hazır verilmiş bir cevap değil.
Belki onu yaşarken kuruyoruz.
Yaptıklarımızla, vazgeçtiklerimizle, sevdiğimiz insanlarla, verdiğimiz kararlarla…
Bu yüzden insanın zaman zaman durup kendine sorması gerekiyor:
Ben neyin peşindeyim?
Bunu gerçekten ben mi istiyorum?
Yoksa benden beklenildiği için mi yapıyorum?
Bu hayat bana mı ait?
Yoksa başkalarının onayını almak için mi yaşıyorum?
Ve belki bütün bu soruların sonunda çok büyük bir cevap bulmamıza gerek yok.
Bazen yalnızca şunu fark etmek yeterli:
Hayat, herkese yetişmek için yaşanacak kadar uzun değil.
Kendimizi sürekli değiştirmek zorunda değiliz.
Her şeye uyum sağlamak zorunda değiliz.
Her “hayır” için kendimizi suçlamak zorunda değiliz.
Kendimizi tüketmeden de sevebilir, çalışabilir, üretebilir ve ilerleyebiliriz.
Çünkü belki de mesele, hayatı kusursuz yaşamak değil.
Kendi hayatımızın içinde kendimize yabancılaşmadan kalabilmek.
Ve günün sonunda aynaya baktığımızda, başkalarının görmek istediği kişiyi değil, gerçekten olduğumuz kişiyi görebilmek.