Bir devletin başkenti bazen haritada seçilmez.
Bazen savaş meydanında doğar.
Ankara'nın başkent oluşunu yalnızca “13 Ekim 1923'te alınmış bir Meclis kararı” diye anlatırsak, Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasal hamlelerinden birini birkaç satırlık kronolojiye hapsetmiş oluruz.
Çünkü mesele Ankara'nın başkent yapılmasından çok daha büyüktü.
Mesele, yeni Türk devletinin nereden yönetileceğiydi.
Ve belki daha önemlisi:
Kimlerin erişemeyeceği bir yerden yönetileceğiydi.
İstanbul yüzyılların payitahtıydı. Saray oradaydı, diplomasi oradaydı, büyükelçilikler oradaydı. Devletin hafızası, bürokrasisi, sermayesi oradaydı.
Ama acı bir gerçek de oradaydı:
İstanbul işgal edilmişti.
16 Mart 1920 sabahı İngiliz askerleri İstanbul'un sokaklarına çıkmış, devletin merkezine fiilen el koymuştu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı basılmıştı.
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının hafızasında bu görüntü henüz çok tazeydi.
Bir başkent ne kadar görkemli olursa olsun, başka devletlerin savaş gemilerinin gölgesinde kalabiliyorsa ne kadar bağımsızdı?
İşte Ankara'nın hikâyesi tam burada başlar.
TOPLARIN MENZİLİNDEKİ BAŞKENT
Dönemin tartışmalarında son derece çarpıcı bir düşünce vardır.
Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 8 Ekim 1923 tarihli yayınında Lloyd George'a atfedilen yaklaşım özetle şudur:
Türklerin merkezi İstanbul'da kaldığı sürece İngiliz savaş gemilerinin toplarının erişebildiği bir yerde olacaklar ve üzerlerinde baskı kurmak kolaylaşacaktır. Anadolu'nun içine çekilmiş bir yönetim üzerinde aynı etkiyi kurmak ise çok daha güç olacaktır.
Bir imparatorluk için İstanbul paha biçilmezdi.
Fakat Millî Mücadele'yi yaşamış yeni devlet için aynı İstanbul artık başka bir şeyi de hatırlatıyordu:
Denizden ulaşılabilen bir başkent.
Ankara'nın denizi yoktu.
Boğazı yoktu.
Limanı yoktu.
Gösterişli sarayları, yabancı elçilik konakları da yoktu.
Ama tam da bu nedenle Ankara'nın başka bir üstünlüğü vardı:
Anadolu'nun ortasındaydı.
Nitekim İsmet Paşa ve arkadaşlarının Ankara'yı başkent yapmak için verdikleri teklifin gerekçesinde Boğazlar rejimine açıkça dikkat çekiliyor, yeni Türkiye'nin güvenliğinin ve gelişmesinin Anadolu'nun merkezinde kurulması gerektiği belirtiliyordu.
Yani Ankara tercihi yalnızca duygusal değildi.
Aynı zamanda askerî ve jeopolitik bir tercihti.
İSTANBUL KURTULDU, TARTIŞMA BİTMEDİ
Lozan'dan sonra işgal kuvvetleri İstanbul'u boşalttı.
2 Ekim 1923'te tahliye tamamlandı.
6 Ekim'de Türk ordusu İstanbul'a girdi.
İşte tam o günlerde kritik soru yeniden ortaya çıktı:
Madem İstanbul artık kurtuldu, hükümet neden İstanbul'a dönmüyordu?
İstanbul'u yeniden başkent yapmak isteyenler vardı.
Ankara'nın iklimini, konut yetersizliğini, ulaşımını, devlet kurumlarının eksikliğini öne sürüyorlardı. İstanbul yüzyıllardır hazır bir başkentti; Ankara ise bozkırın ortasında küçük ve yoksul bir şehirdi.
Üstelik yabancı devletlerin önemli bir bölümü de Ankara'ya gitmek istemiyordu.
Özellikle İngiltere bu konuda uzun süre direndi. İngilizlerin öncülüğündeki diplomatik çevrelerde Ankara'nın kalıcı olmayacağı, Türk devlet merkezinin sonunda yeniden İstanbul'a döneceği beklentisi vardı.
Yanıldılar.
Çünkü Ankara'nın seçilmesindeki esas mesele binalar değildi.
Egemenlikti.
9 EKİM 1923
İsmet Paşa ve 14 milletvekili Meclise tek maddelik bir teklif verdi:
“Türkiye Devletinin makarrı idaresi Ankara şehridir.”
Cümle küçüktü.
Sonucu muazzamdı.
Teklif 10 Ekim'de komisyonlardan geçti.
13 Ekim günü Meclis Genel Kuruluna geldi.
Tartışmalar yapıldı.
Sonunda Ankara'nın Türkiye Devleti'nin yönetim merkezi olması kabul edildi.
Fakat burada tarih kitaplarında çoğu zaman atlanan küçük fakat anlamlı bir ayrıntı vardır.
Karar oybirliğiyle alınmadı.
Oturumu yöneten Ali Fuat Paşa sonucu “büyük çoğunlukla” kabul edilmiş olarak açıkladığında salondan “oybirliğiyle” sesleri yükseldi.
Ali Fuat Paşa gördüğünü söyledi:
Kalkmayan eller vardı.
Bu nedenle “oybirliğiyle” diyemeyeceğini belirtti.
Demek ki o salonda, Ankara'nın başkent olmasına razı olmayan milletvekilleri de vardı.
Tarih onların isimlerinden çok kararın kendisini hatırladı.
Çünkü o gün Ankara artık yalnızca Millî Mücadele'nin karargâhı değildi.
Yeni devletin merkeziydi.
BİR ŞEHİR DEĞİL, BİR YÖN SEÇİLDİ
13 Ekim 1923'te aslında İstanbul kaybetmedi.
Türkiye yönünü değiştirdi.
Devletin ağırlık merkezi, yüzyıllardır imparatorluğun dünyaya açılan kapısından Anadolu'nun ortasına taşındı.
Saraydan Meclise...
Payitahttan başkente...
Deniz kıyısından bozkıra...
Ve belki hepsinden önemlisi, yabancı savaş gemilerinin gölgesinden Anadolu'nun derinliklerine.
Aradan yalnızca 16 gün geçecekti.
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edilecekti.
Bu nedenle Ankara'nın başkent oluşunu Cumhuriyet'ten ayrı düşünmemek gerekir.
Önce yeni devletin nerede duracağı belirlendi.
Sonra o devletin adı konuldu.
Bugün Ankara'nın neden başkent olduğunu soranlara yalnızca “Anadolu'nun ortasında olduğu için” demek eksik kalır.
Ankara başkent oldu çünkü Kurtuluş Savaşı oradan yönetilmişti.
Çünkü Meclis orada doğmuştu.
Çünkü yeni devlet eski imparatorluğun siyasal merkezine geri dönmek istemiyordu.
Ve çünkü bağımsızlığını savaşarak kazanmış bir ülke, başkentinin üzerinde bir daha yabancı savaş gemilerinin gölgesini görmek istemiyordu.
Belki Ankara'nın başkent oluşunu anlatan en kısa cümle de budur:
13 Ekim 1923'te Türkiye yalnızca başkentini değiştirmedi.
Başkentini, topların menzilinden çıkardı.