
Evet, anımsarsınız… Bir süre önce “Orhan Gazi: Beylikten Devlete Açılan Kapı” başlıklı bir makale kaleme almıştım. Osmanlı'nın bir uç beyliğinden devlet düzenine geçişini incelerken, Orhan Gazi'nin Bizans dünyasıyla kurduğu ilişkilerde pek üzerinde durulmayan bazı ipuçlarına ulaşmıştım.
O yazıyı tamamlarken zihnimde bir soru kalmıştı: Orhan Gazi döneminde başlayan bu yakınlaşma, yaklaşık bir asır sonra Fatih Sultan Mehmet'in imparatorluk anlayışında nasıl bir karşılık bulmuştu?
Merakım beni, Fatih'in İstanbul'u fethini anlatan Bizanslı bir tarihçinin satırlarına götürdü. Ve karşıma, Osmanlı tarihinin alışılmış anlatılarından hayli farklı bir değerlendirme çıktı.
Tarihçinin adı Kritovulos'tu.
İmrozlu bu Rum tarihçi, Fatih Sultan Mehmet'in hükümdarlığını anlatırken Osmanlı hanedanını yalnızca Türklerin geçmişiyle açıklamıyordu. Hanedanın kökenini, antik dünyanın büyük imparatorluklarından Perslerin Akhaimenid hükümdarlarına kadar uzatıyordu.
Üstelik bunu Fatih'e ithaf ettiği tarih kitabında yapıyordu!
Kuşkusuz bu anlatı, Osmanlı hanedanının gerçekten Pers krallarından geldiğinin kanıtı değildi. Kritovulos, antik çağın mitolojik soy anlatılarından hareketle yeni bir hükümdarlık meşruiyeti oluşturuyordu.
Ama benim asıl dikkatimi çeken, bu iddianın kendisinden çok, Fatih'in karşısında dile getirilebilmiş olmasıydı.
Düşününüz…
Bir Osmanlı hükümdarına, üstelik İstanbul'u fethetmiş, kendi hanedanının köklü geçmişine sahip çıkan bir padişaha, soyunun eski Pers hükümdarlarına dayandığını söylüyorsunuz.
Bugün bize öğretilen Osmanlı hanedan tarihi ve köken anlatısı açısından bakıldığında, böyle bir iddianın en azından itirazla karşılanması beklenebilir.
Oysa Kritovulos'un böyle bir tepkiyle karşılaştığına ilişkin elimizde bir kayıt bulunmuyor.
Elbette bu sessizlik, Fatih'in iddiayı kabul ettiğinin kanıtı sayılamaz. Hatta hükümdarın söz konusu soyağacını okuyup okumadığını, okuduysa nasıl değerlendirdiğini de kesin olarak bilmiyoruz. Ancak tarihçinin bu anlatıyı Fatih'e ithaf ettiği eserine yerleştirebilmiş olması, üzerinde durulmaya değer.
Ben burada Fatih'in farklı tarihsel kimliklere ve hükümdarlık geleneklerine yaklaşımındaki dikkat çekici açıklığın da araştırılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü Fatih, yalnızca bir Türk ve Müslüman hükümdar değildi; Roma'nın eski başkentini ele geçirmiş, çok farklı halkları ve inançları yöneten bir imparatorluğun başındaydı.
Bu geniş tarihsel bakışın izlerini, Orhan Gazi dönemine kadar götürmek mümkün.
Orhan Gazi, 1346 yılında Bizans İmparatoru VI. İoannis Kantakuzenos'un kızı Theodora ile evlenmişti. Bu evlilik, sıradan bir hanedan akrabalığı değildi. Osmanlı hükümdarı artık Bizans imparatorluk ailesinin damadıydı. Bizans'ın iç mücadelelerinde ittifak kurulan, siyasi dengelerinde hesaba katılan bir güçtü.
Yaklaşık bir asır sonra ise bambaşka bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Orhan Gazi'nin torunlarının torunu Fatih Sultan Mehmet, 1453'te Konstantinopolis'i fethediyor ve kendisini yalnızca yeni topraklar kazanmış bir hükümdar olarak değil, Roma imparatorluk mirasının da sahibi olarak konumlandırıyordu.
İşte Kritovulos'un tarih anlatısı tam bu noktada önem kazanıyor.
Bizanslı tarihçi, dünya hâkimiyetinin Asurlulardan Medlere, Perslerden Yunanlara ve Romalılara geçtiğini hatırlatıyordu. Ona göre imparatorlukların el değiştirmesi tarihin olağan akışıydı. Osmanlıların yükselişi de bu büyük tarihsel dönüşümün yeni halkası olarak görülebilirdi.
Bizans tarih yazıcılığında Türklerin zaman zaman antik çağın Persleriyle, hatta Akhaimenidlerle adlandırılması bilinen bir gelenekti. Kritovulos ise bu benzetmeyi daha ileri götürerek Osmanlı hanedanına mitolojik bir soyağacı kuruyordu.
Böylece fethedilen imparatorluğun bir tarihçisi, kendisini fetheden hükümdarı antik dünyanın büyük hükümdarlık gelenekleri içine yerleştiriyordu.
Kritovulos yalnız da değildi.
Dönemin bir başka Rum düşünürü, Trabzonlu Georgios, Fatih'e yazdığı mektupta Konstantinopolis'e sahip olan hükümdarın Roma imparatoru sayılması gerektiğini savunuyordu.
Bir tarafta Osmanlı hanedanını Pers krallarına bağlayan bir tarihçi, diğer tarafta Fatih'in Roma imparatorluğu hakkını savunan bir düşünür…
İki farklı yaklaşım, fakat aynı tarihsel dönüşümün izleri.
Burada önemli olan, Fatih'in kendisine sunulan bütün bu tarihsel yorumları benimsediğini ileri sürmek değil. Asıl dikkat çekici olan, onun hükümdarlığı çevresinde böylesine farklı köken ve meşruiyet anlatılarının ortaya çıkabilmesidir.
Şimdi yeniden Orhan Gazi'ye dönelim.
Onun Bizans imparatorluk ailesiyle kurduğu akrabalık, Fatih'in Roma mirasına yönelen hükümdarlık anlayışının doğrudan başlangıcı mıydı? Bunu kesin olarak söyleyemeyiz. Fakat iki dönem arasında dikkate değer bir tarihsel gelişim bulunduğu da ortada.
Orhan Gazi, Bizans'ın siyasi dünyasına bir müttefik ve imparator damadı olarak girmişti. Fatih ise aynı dünyanın başkentinde hüküm süren hükümdar olmuştu.
Birinde imparatorlukla akrabalık, diğerinde imparatorluğun mirasına sahip çıkma iddiası vardı.
Benim bu araştırmadan çıkardığım sonuç, Osmanlıların Pers kökenli olduğu ya da Bizans'ın basit bir devamı sayılması gerektiği değil.
Asıl mesele, Osmanlı Devleti'nin yükselişini yalnızca savaşların, fetihlerin ve hanedan değişikliklerinin tarihi olarak okumamızın yetersiz kalmasıdır.
Çünkü devletler yalnızca toprakları değil, kendilerinden önceki uygarlıkların siyasi geleneklerini, kurumlarını ve hükümdarlık iddialarını da devralabilirler.
Ve galiba bu hikâyenin en çarpıcı tarafı da şudur:
Orhan Gazi, Bizans imparatorunun damadı olmuştu. Fatih, Bizans'ın başkentini fethetti. Ardından bir Bizanslı tarihçi, Fatih'in hanedanına eski Pers krallarının geçmişinde bir yer aradı.
Üstelik bunu, fethettiği dünyanın tarihsel mirasına sahip çıkmaktan çekinmeyen bir hükümdara ithaf ettiği eserinde yaptı.
Tarih bazen galiplerle mağlupların hikâyesini anlatırken, ikisinin birbirine ne kadar yaklaştığını gözlerimizden saklar.
Gizlenen de belki tam burada, fethedenle fethedilenin ortaklaşan tarihindedir.