
Bazen bir insanı yaptıkları değil, yapabilecekken yapmadıkları anlatır.
1925 Ankara'sı…
Mustafa Kemal bir çiftlik kurmak istiyor. Uzmanlardan Ankara çevresinde uygun arazi bulmalarını istiyor.
Önüne bugünkü Atatürk Orman Çiftliği'nin bulunduğu topraklar geliyor.
Bataklık…
Kıraç…
Yer yer sazlık…
Sıtmanın kol gezdiği, tarım için son derece elverişsiz bir arazi.
Uzmanların değerlendirmesi neredeyse umutsuz:
“Ya sabır tükenir, ya para.”
İşte hikâye tam burada başlıyor.
Çünkü Mustafa Kemal verimli olanı değil, en zor olanı seçiyor.
Ve şu soruyu soruyor:
“Bunu biz ıslah etmezsek, kim gelip ıslah edecek?”
Aslında kurulmak istenen yalnızca bir çiftlik değildi.
Bir iddia sınanıyordu:
İnsan yaşadığı coğrafyanın kaderine mahkûm mudur?
Bataklıklar kurutuldu. Toprak işlendi. Ağaçlar dikildi. Tarım ve hayvancılık başladı. Fabrikalar kuruldu.
Bozkırın ortasında başka bir Ankara mümkün hâle geliyordu.
Ama hikâyenin küçük, belki de en güzel ayrıntısı yıllar sonra yaşandı.
Atatürk çiftlikte otomobille giderken aracı durdurdu.
Bir şey eksikti.
Daha önce orada gördüğü bir iğde ağacı…
Ağacı sordu.
Yol çalışması sırasında kesildiğini öğrenince üzüldü.
Düşünün:
Binlerce dönümlük bir çiftlikte tek bir ağacın yokluğunu fark etmişti.
Söğütözü'nde de benzeri yaşandı. Kendisine küçük bir dinlenme yeri yapılırken söğütlerin kesilmesine razı olmadı. Ağaçlar başka yere taşındı.
Ve belki hikâyenin en çarpıcı tarafı…
Mustafa Kemal bütün bunları kendi mülkiyetindeki topraklarda yaptı.
Çiftliği büyüttü.
Üretir hâle getirdi.
Değer kazandırdı.
Sonra, 1937'de Hazine'ye bağışladı.
Hikâyeyi üç cümlede anlatmak mümkün:
Çorakken aldı.
Yeşertti.
Sonra milletine bıraktı.
Atatürk Orman Çiftliği'ne bugün yalnızca Ankara'nın ortasında kalmış değerli bir arazi olarak bakıyorsanız, hikâyenin yarısını görüyorsunuz demektir.
Çünkü orada yapılan asıl deney tarımla ilgili değildi.
Bir ülkenin kaderinin değiştirilebileceğine dair bir deneydi.